İçimizdeki Umut’un Hikâyesi / Sumru Yavrucuk

Türk tiyatrosunun ve sinemasının yaşayan efsanelerinden biri Sumru Yavrucuk. Hayat verdiği karakterlerle, sanatseverler tarafından hep hayranlıkla sevilmiş, yaptığı her işle izleyicinin saygısını kazanmış bir oyuncu… Rolünü oynamayıp, onu yaşayan özel bir ruh. Hatta birçokları için varlığı başlı başına tiyatroyu sevme sebebi. “Leenane’in Güzellik Kraliçesi” adlı oyundaki performansı yıllardır akıllardan çıkmayan ve hâlâ konuşulan sanatçı, şimdilerde ödüle doymayan başka bir oyunla yeniden tiyatro sahnesinde. “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” adlı oyunda, 45 yaşındaki bir transseksüeli canlandıran ve yine kendinden övgüyle söz ettiren Sumru Yavrucuk ile performansını, başka hayatları, homofobiyi, ötekileştirmeyi ve tüm bunların topluma yansımasını konuştuk.

Emre Kalcı: “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” adlı yeni oyununuzda 45 yaşında bir transseksüel olan Umut’a hayat veriyorsunuz. Oyun öncesinde transseksüellerin dünyası hakkında neler biliyordunuz, şimdi hikâyenin neresindesiniz?

Sumru Yavrucuk: Çoğunlukla oyunlarımı şimdi mezbele fakat bir zamanların en güzel tiyatrolarından biri olan Taksim Sahnesi’nde oynuyordum. Kazancı yokuşundan inip çıkarken kaçamak bakışlarla izlerdim pencere önündeki ev hallerini. Herkesin bildiği kadar bir bilgiye sahiptim. Birkaç transseksüel tanıdığım oldu, arkadaşım diyemeyeceğim. Çünkü ilişkilerinde hep bir gizem hâkimdi. Bu yarattıkları mesafe hayatlarının da bir kutlaması gibiydi. Oyunu teslim almamla birlikte bu gizemli dünyaya adım attım. Bulduğum kaynaklar, trans bireylerle röportajlar, LGBT örgütleri, belgeseller, illegal siteler, kulüpler… En can yakıcı kısmı ise izlediğim videolardı. Sokakta bir trans cinayeti olmuş. Başında bir arkadaşı hıçkırıklara boğulmuş yardım istiyor. Hemen yanında bir polis telefonla konuşuyor. Polisin vücut dili o kadar bildik ki bu durumlarda, bu da insanı isyan ettiriyor. Bu isyan oyunu oynama enerjimi arttırdı. Oyunumuzu izleyen bir trans birey beni şu sözle tanımladı: “Artık siz bir trans annesisiniz.” Hikâyede olduğum yer şimdi burası.

E.K: Bir transseksüelin bir günü aynı zamanda tüm ömrü de değil midir?

S.Y: Kimsenin görmek istemediği, yenilenmemiş, koşulları değişmemiş bir hayat zaten bir gündür. Hiç bitmeyen uzunlukta tek bir gün.

E.K: Transseksüellerin ya da genel olarak tüm ötekileştirilmişlerin toplumsal bir tehdit gibi algılanmasının altında yatan en büyük neden nedir sizce?

S.Y: İnsanın sadece kendisi olarak yaşamak istediği her durumda önüne engeller çıkıyor aslında. “Toplum” denen unsur, insana nerdeyse yaşadığı için acı çektiren bir oluşum. Medyanın da transseksüellere yönelik şiddeti azdırıcı bir etkisi var. İnsanlar değil, şartlardır kötü olan. Medyaya yansıdığı haliyle her 3-4 günde, bir transseksüelin öldürüldüğü haberini alıyoruz. Bir de haberimiz olmayanları düşünelim, nerdeyse her gün kıyıda köşede bir transseksüel öldürülüyor. Polis ya da devlet bu insanlara fuhuş yapmamaları için türlü baskılar uygularken onlara sürekli ceza kesmeyi de ihmal etmiyor.
Tek tek insanlara bakıldığında bir sorun yok, korkudan ya da artık hangi duygudansa doğrudan sataşmıyorlar belki ama bir araya gelindiğinde linç girişimleri de başlıyor. Bu noktada halkın ikiyüzlülüğünden söz etmek yanlış olmayacak. Aynı insanlar senelerce Huysuz Virjin izleyerek eğlenmiyor muydu? Şimdilerde bir başka programda Azize diye bir tipleme var; bir erkek kadın kılığına girmiş, sokakta söyleşiler yapıyor. Bu program bir kadın programı. İzleyenler büyük olasılıkla ev hanımları. Avcılar’daki linç girişiminde “apartman sakinlerinin” içinde de bu kadınlardan yok muydu? Bizi güldürdükleri, hayatımızın yükünü aldıkları sürece sorun yok; yeter ki aynı çatı altında olmayalım.

E.K: Bu oyunu farklı okumaya kalkışsak, aynı zamanda her  farklının, her ötekileştirilenin hayatına bir dokunuş olarak görebilir miyiz?

S.Y: Bu süreçte anlatmak istediğim öteki diye bir şeyin olmadığı, eğer varsa da benim de ötekinin kendisi olduğumdu. Birilerine haksızlık yapıldığını görebilmek için aynı şeyi kendimizin de yaşaması gerekmiyor. Benim de herkes gibi kendimden uzaklaştığım, topluma karşı öfkelendiğim, haksızlığa uğradığımı düşündüğüm pek çok durum oldu. Umut’un kendi cinsel kimliğiyle var olması adına verdiği mücadeleyi, neredeyse sonu belli olan bir yaşam içinde çırpınışlarını sahneye taşımak, seyirciyle buluşturmak yüreğimdeki sıkıntıyı hafifletti. Hepimiz birilerinin hayatının kıyısı-köşesi değil miyiz? Böyle yaklaştığımda Umut’u bir “öteki” olarak düşünmenin anlamsızlığını da görmüş oldum; aslında öteki diye bir şeyin olmadığını, herkesin birilerine göre öteki olduğunu, yine herkesin baktığı yere göre kendi ötekilerini yarattığını.

E.K: Karakteri sahneye hazırlarken, hiç transseksüel bir kadınla göz göze gelmemiş ya da gelmek istememiş izleyicinin, Umut’u hayatında nereye koymasını hedeflediniz?

S.Y: Seyirci Umut’u sevsin istedim, evet, ama acıma ya da anlayış hissiyle karışık bir sevgi değil; saldırgan, hoyrat, hafif meşrep yanlarıyla da sevsin. Oyun bittiğinde üzerlerine yapışan yarayla yaşasınlar ve dönüşsüz bir farkındalık yaşasınlar istedim.

E.K: Acıyla beslenen bir toplumun empati ve merhamet konusunda bu kadar geri kalmış olmasını neye bağlıyorsunuz?

S.Y: Biz hem acıyla beslenen hem de korkuyla büyütülen bir toplumuz. Genel olarak empati kurmaktan çok, kendi fikirlerini hâkim kılmak üzerinden hareket ediyoruz. Bizim gibi olmayandan korkuyoruz. Korktuğumuz kişi olmaktan da korkuyoruz. Nefret cinayetlerine baktığımız zaman da kendinden olmayanı yok etmeye çalışmak, aslında tam da kendine bir yerden tanıdık geldiği için gerçekleşiyor.

E.K: Oyun hakkında yazılanlarla ya da izleyicilerin geri dönüşleriyle “Türkiye’de transseksüel olmak” gerçeğine sahnede bir “umut” olabildiğinizi hissetiniz mi, önyargıların kırılmasına olan katkınız için neler düşünüyorsunuz?

S.Y: Genel olarak tiyatroya bakıldığında, özellikle alternatif tiyatroların revaçta olduğu son yıllarda toplumsal meselelere olan yoğunluğun arttığı söylenebilir. Bu önemli bir gelişme. Sanatın muhalif olması gerekiyor; sanatçının da her önüne çıkana karşı gelmeden, onu anlayarak, bir şeyin içine çok dahil olup meselesini fanatikleştirmeden, soğukkanlılıkla alımlaması ve aktarması daha doğru. Aksi halde bir polemik kuyusunu kazıyor olmanız kaçınılmaz oluyor. Sanatta politika, sanatçının politik bir kimliği olması mühimdir tabii ama provokasyona kaçmak sakıncalı ve öyle bir durumda bir şeyin içine o kadar dahil oluyorsunuz ki, artık o dahil olduğunuz şeyin içindeki pis yanları göremez hale geliyorsunuz. Öyle bir yerde durmak isterim; yitip gidenin haklarını savunacak kadar adil, ama bazı şeylerin yerinin hiçbir zaman doldurulamayacağını bilecek kadar yatışmış bir çizgide.

E.K: Yönetmen olarak, oyunun yazarı Ebru Nihan Celkan’ın hikâyesine ne gibi dokunuşlarda bulundunuz? Tekstte de mizah bu kadar güçlü müydü?

S.Y: Umut’un öyküsü kolaylıkla ajitasyona kaçabilecek bir damar barındırıyordu, ki bu tehlikeliydi. Bu öyküyü olanca ağırlığından koparmadan ama izleyende acıma hissi de uyandırmayacak bir şekilde kotarmak gerekiyordu. Çünkü meselenin dönüp dolaşıp “hoşgörü” sözcüğüyle tarif edilen bir noktaya varması endişe verici geldi. Yani “transseksüelleri hoş görelim” biçiminde bir yorum kibirli olduğu kadar gülünç de. Kim, kimi, hangi ehliyetle hoş görebilir ki? Acıma hissi uyandırmasın, ancak dramatik bir etkisi de olsun istedik. Çok dramatik temalarda işi şakaya vurma, geçiştirme, durumun acısıyla dalga geçme, transların deyimiyle “gullüm etme” eylemi doğdu. Bu oyunda Umut, kendi kendine oyunlar kurarken pek çok oynama yöntemine başvurur; tipler yaratır, taklitler yapar, danslar eder. Umut’un yarattığı taklitler onun dünyasını gösterir biçimdedir ama derin anlamla bakıldığında da, tiyatro yapmak, oyun oynamak üzerine bir oyun bu.

E.K: Bu oyunda, oynarken  çok zorlandığınız, seyirci gibi sizi de yıkıp geçen çok özel bir replik ya da sahne var mı?

S.Y: Oyunun gerektirdiği ruhsal ve fiziksel bütünlüğü sağlama kaygısı çok baskın oluyor bende. Oyun başlayınca tüm ağrılarımdan kurtuluyorum. Sanıyorum öncesinde geçirdiğim bu hazırlık sürecinde oynamaya başlıyorum bile. Oyuna ait bütün armağanlar ve cezalar oyun sonrası kesiliyor.

E.K: Ülkemizde bir kadın oyuncu ilk kez bir transseksüeli oynuyor. Hepimizi oturduğumuz koltukta bile sendeleten performansınız tabii ki ödüllendirilecekti ancak sizi farklı rollerle seven kitle için “hiçkimse”yi “birisi” yapmak nasıl bir duygu?

S.Y: Bir şeye içeriden yaklaşmak kadar, dış’ını da iyi bilmek gerekiyor, çünkü tiyatro öyle ya da böyle göstermeye yönelik bir sanat; bu açıdan bakıldığında biraz kaba olduğu bile söylenebilir. Neticede seyirci var, doğrudan bakışın karşısındasınız. Televizyonda her ne kadar olumlu, sevecen, “annem sizi çok seviyor” karakterleri oynasam da tiyatroda genellikle anti kahramanları tercih ettim. Bu rollerin çekim alanı daha güçlü oldu hep. Kaybetmiş, kavgalı, âşık, şizofren… Çoğunluk güçlü olmaya çabalarken ya da bunu oynamaya çalışırken; kendi yaralarını kanatabilmek daha sahici geliyor bana.

E.K: Mesela ilk temsillerinizden birinde,  benden bir çakmak istediniz, ben ağlamaktan cevap bile veremedim. İzleyiciyi bu kadar avucunuza aldığınızda ne hissediyorsunuz?

S.Y: Aslında tiyatroyu var etmek için bir seyirci ve bir oyuncuyu yeterlidir. Orada çok mahrem bir şeyi paylaşıyoruz. Bu savaşın bir galibi yok aslında; yani sen ağlarken ben daha iyi hissetmiyorum kendimi. Tamamen birlikte hissetme hali.

E.K: Bir performans, izleyiciyi  ağlamak ve gülmek arasında sürekli yıkıp yeniden onarırken, bu süreç oyuncu için ne kadar yıpratıcıdır?

S.Y: Teknik oyunculuktan hiç hazzetmediğim için böyle bir yöntemi seçmedim. Gerçekçi oyunculuk yıpratıcı olduğu kadar tedavi de edicidir. Belki de içimizdeki safralardan kurtulmak için bir detoks programı gibi ya da bir divana uzanıp derdini paylaşmak gibi.

E.K: İşitme engelliler için çalışmış olmanızın sahne üzerinde nasıl bir etkisi var?

S.Y: Altı çizilmemiş, tarifi olmayan sözleri tanımlamanın ve bir metin içinde kullanma pratiğinin bana çok faydası oldu. Sabrı da öğrendim. Daha doğrusu yaptığımız işin sabırla beslendiğini. Son oynadığım oyunu sahneye iki ayda çıkarırken, işitme engellilerle koyduğum oyun dokuz ayda çıkabildi. Genelde yaratıcılığı en çok çaresizlik kışkırtır ya; işitmeyen bir dünya ile birlikte hareket etme, duyamadıkları müziği hissetme ve yeni bir dil oluşturma çok özel bir süreçti benim için.

E.K: Sanat yapan biri için, toplum baskısı, aile ilişkilerinde ve çocuklukta yaşanan olumsuzluklar ilerki yaşam için bir travma mıdır, hediye mi?

S.Y: Çatışmak iyidir:) Hele sahnedeyseniz…

E.K: Seni Seviyorum Rosa, Çıplak, Leenane’in Güzellik Kraliçesi, Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi… Neden hep zor roller, zor kadınlar?

S.Y: Genel olarak kıyıda köşede bırakılmış hayatlara daha çok ilgi duyuyorum. Benim için cesur oyunlar her zaman heyecan verici olmuştur. Kaldı ki Macbeth oynarken heteroseksüel birini oynuyorum diye sorumluluğum azalmadığı gibi, bu rol için de aynı şey geçerli. Her rolde yeni bir dünyaya girersiniz ve yaratım sürecindeki sancılar hepsi için geçerlidir. Bugüne kadar salt güldürme amacı güden Bulvar komedilerinde hiç oynamadım. Derdi olmayan oyunlar oynayacak kadar da vaktimin olmadığını düşünüyorum.

E.K: Son olarak yine oyuna ve karaktere bir atıfta bulunarak sormak isterim. Kabul görmek ve onaylanmak kariyerinizde ya da özel yaşamınızda sizin için ne kadar önemli oldu?

S.Y: Herkes kadar, Umut kadar… Ne eksik, ne fazla.

Yorum bırakın

Popüler