Çiler İlhan ile Dünyanın Yaralarına Bakmak

Bazı yazarlar dünyayı anlatır; bazılarıysa dünyanın üzerini örttüğü şeylere bakmak için örtüyü kaldırır. Çiler İlhan’ın edebiyatı, tam da o örtünün altına bakıyor: iktidarın bedenlerde bıraktığı izlere, şiddetin sıradanlaşmasına, “normal”in dışında bırakılanlara, ailenin mahrem duvarlarının ardındaki tahakküme. Rüya Tacirleri Odası’ndan Sürgün ve Nişan Evi’ne, Hayattayız Madem ve Barıştıralım Sizi’den bugüne uzanan bu yolculukta onunla, acının edebiyata nasıl taşınabileceğini, ironi ve fantastik anlatının gerçekle aramıza nasıl bir mesafe koyduğunu ve bir yazarın yazdıklarıyla birlikte nasıl değiştiğini konuştuk. İlhan’ın sözlerinde bütün bu karanlığın karşısında ısrarla korunan bir yer var: şefkat, dayanışma ve “onlar” yerine “biz” diyebilme ihtimali. Belki de edebiyat tam burada başlıyor: Dünyadan umudu kesmeden, dünyanın bütün yaralarına bakabilme cesaretinde…

Rafine Oda, modern Türk edebiyatının en özgün ve cesur seslerinden Çiler İlhan’ı ağırlıyor.

Son kitabınız Barıştıralım Sizi ile başlamak isterim. Kitaba adını veren öykü, toplumsal cinsiyet, şiddet ve iktidar ilişkilerine dair güçlü bir distopya kuruyor. Bu öyküyü yazmaya başladığınızda zihninizde hangi meseleler ve sorular vardı?

Zihnimde bu bahsettiğiniz meselelerle benzerleri sürekli dolaşıyor. İlk kitabım Rüya Tacirleri Odası’nın özellikle iki öyküsünde; yaşlıların, biyolojik verilerinin günde yedi defa bakmak zorunda oldukları “ikna edici” aynalarla takip edildiği akıllı evlere yerleştirildiği “İyi Uykular, Tatlı Rüyalar” ve “Organlarınızı İstiyoruz”da Barıştıralım Sizi’nin izleklerine rastlanabilir. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler okurken iktidarın halk üstünde kurmaya yetkilendirildiği otorite, beni tarihin her döneminde hayrete düşürmüştü. Organlarınızı İstiyoruz öyküsünde devlet, yeni bir insan ırkı yaratmak üzere deneylerde kullanmak için vatandaşlarından organlarını, uzuvlarını istiyor. Alıyorlar, yetkilerinin bir uzantısı olarak. Çoğu zaman iyi kötü bir seçimle “başımıza geçirdiğimiz” yöneticilerin hayatımızı ters çevirip bizim başımıza geçirmesi herhalde bu gezegene ait tuhaf olgulardan biri.

Barıştıralım Sizi öyküsü, iktidarın özellikle son yıllarda her alana yüksek perdeden yedirdiği eril ideolojiye bir tepki. Kadınların değersizleştirilmesine, zorlukla kazanılmış haklarının bir bir ellerinden geri alınmasına, yaşamı erkek olmayanlar, kendini iki “belirlenmiş” cinsten görmeyenler için zorlaştırmasına… Hükümetlerin kimi, koronavirüs salgınını vatandaşlarını daha sıkı zapturapt altına almak, akıllarındaki ideolojileri yaymak ve günlük hayattaki karşılıklarını toplumsal kural olarak, yasa olarak yerleştirmek üzere kullandı.

Kay Dick’in, ne yazık ki ancak bu yaz tanıyıp okuduğum Onlar isimli distopyasının 55. sayfasında beni şaşırtan bir paragrafla karşılaştım. Şöyle demiş yazar:

“(…) Biz korkuyu temsil ediyoruz. Uyumsuzluk, bir hastalık. Bizler muhtemel salgın kaynaklarıyız. Bizlere, (…) uyum sağlama olanakları tanıyorlar. Reddetmek, düşmanlık olarak görülüyor.”

Barıştıralım Sizi’de, devletin, mutasyona uğramış virüsü toplum ve ahlak kurallarına karşı geldiği için kaptığını varsaydığı vatandaşlarını kamplarda yeniden “uyumladığı” bir Uyum Yasası var. 1915 Londra doğumlu, 26 yaşında İngiltere’deki bir yayınevinin ilk kadın yöneticisi olan Kay Dick bu romanı 1977’de yazmış. Totaliter zihinler benzer çalışır. İktidarın doğası tehlikelidir. Yine aynı şekilde, Onlar’daki rejimin de tıpkı Türkiye’deki iktidar gibi aile saplantısı var; bekârları telef ediyorlar. İktidar “normal” olmayandan korkar. Çoğu totaliter rejim işe kadından, homoseksüelden, çoğunluktan farklı bir deri rengine, dile sahip olandan, bedenleri “norma” uymayandan başlar.

Öykülerinizde ağır ve sarsıcı toplumsal meselelerle sıkça karşılaşıyoruz. Barıştıralım Sizi adlı kitabınızda ise ironi daha belirgin. İroni, bu gerçekliklerle aranıza nasıl bir mesafe koyuyor? Ya da tam tersine, okurun o gerçeklikle daha doğrudan yüzleşmesini mi sağlıyor?

Wayne C Booth, İroninin Retoriği’nde, ironiyi okumanın bir bakıma metni tercüme etmek, deşifre etmek, bir maskenin arkasına bakmak gibi olduğunu belirtir. Bu açıdan, ironi söz konusu olduğunda, sıradan bir okumada da gerçekleştirilen çift taraflı eylemin okur tarafındaki deneyimi, yani okurun, yazarın sözlerini kendi zihninde yeniden yazması, yaratması, belirli bir anlamı yeniden kurması deneyimi daha yoğun yaşanıyor olabilir mi, diye sorabiliriz belki… O düşündürücü, çelişkili, dolaylı anlatım, okura kendi zihninde kat edeceği bir parça daha derinlik sağlıyordur ve belki o derinlikte bir şeylerle yüzleşmek zorunda kalıyordur. Bu, yazar olarak hoşuma gider. Umarım öyledir.

İroniyi ben bir anlatım tekniği olarak kullanıyorum. Günlük hayattaki mizah anlayışıma yakın. Bazen de çıldırmamak için direksiyon kırdığımız bir tepki biçimidir belki! Mizah, ironi, benim günle, dünyayla gündelik başa çıkma şekillerimden biri olsa gerek.

İki romanın ardından yeni bir öykü kitabıyla okurun karşısına çıktınız. Roman yazarken kurduğunuz o geniş evrenden sonra, yeniden öykünün o daha hızlı daha yoğun dünyasına dönmek yazı masanızda nasıl bir değişiklik yarattı? Roman mı öykü mü sizi daha özgür kılıyor?

H. E. Bates, Yazınsal Bir Tür Olarak Kısa Öykü isimli kitabında der ki; “İnsanlık, sınırlarını belirleyemedikçe ve çeşitliliğini korudukça, yazınsal bir tür olarak kısa öykü de sınırsız ve çeşitli olacaktır”. Bu sınırsızlık bana müthiş keyif veriyor. Söz sanatı açısından bakarsak ise şiir damıtma maharetiyse, kısa öykü ona romandan daha yakın bir yerde duruyor kanımca. Bir nevi ara tür olarak novella da bana çok hitap ediyor. Kısa öykünün anlatım olanaklarının bir kısmını kullanarak romandakine yakınlaşan (ama ona elbette ulaşmayan) bir derinleşme imkânı veriyor.

Meselelerimi tür, janr gözetmeden anlatmaya devam edeceğimi düşünüyorum. Kitabın derdi ne ise, hangi tür, hangi teknik, nasıl bir dil onu aktarmama daha iyi hizmet edecekse onu seçiyorum. Söz konusu taslak üstünde çalıştığım zamanki yaşam koşullarım ve ruhsal durumum da belirleyici olabiliyor.

Kitapta yer alan “Ailemi parçalayan kişi olmamak için kendimi parçalıyorum” cümlesi çok çarpıcı. Politik ve toplumsal baskıların aile gibi en mahrem alanlara sızması, bireyin kendi içinde yaşadığı parçalanmayı sizce nasıl etkiliyor?

Mahrem derken, ailenin koşulsuzca “mahrem olması” her daim olumlu bir sonuç doğuracak diye bir şey yok. Buradaki aileden kastım, özünde ekonomik bir kurum olup devlet eliyle düzenlenen burjuva evliliği. Devletin üremeden eğitime pek çok alanını kontrol ettiği bu kurum, özünde politiktir. Aile kurumunun bunca kutsallaştırılması bence kendi içinde sorunlu… Lotte Houwink Ten Cate’in De Mythe van het Gezin (Aile Miti) kitabından şu alıntıyı yapmak isterim:

“Susan Sontag’a göre aile modern toplumumuzda ısrarla ‘özel’ olarak adlandırılan tek kurum. Bu durum aile yaşamını yeniden düzenlemeyi, kamusal alandaki diğer özgürleşme çabalarından temel anlamda farklı kılıyor. Erkekler ve kadınlar, ebeveynler ve çocuklar arasındaki eşitlikten uzak güç ilişkilerini de gizliyor. Aile, inanmaya yönlendirildiğimizin aksine, her zaman güvenli bir liman değil. Sertleşen bir dünyada son bir yakınlık ve güvenlik sığınağı… Ama kimin için? Ve ne pahasına?”

Yani ailenin bu denli mahrem sayılması her zaman avantajlı değil özellikle aile bireylerine gelişebileceği, kendini gerçekleştirebileceği güvenli bir ortam sağlamıyorsa. Öncelikle bunu belirtmek isterim… Bununla birlikte, iktidarın bu kuruma gittikçe daha çok burnunu sokan eril tahakkümü işleri daha da karıştırıyor. Çekirdek aile zaten sıklıkla erkeğin egemenliğinde olan bir yapı. Klasik aile tanımının dışında bir ortak yaşam kurmak isteyen her “diğer” birey, her (erkekten) “başka”sı, devletin -varsa- maddi, yasal ve benzeri destek mekanizmalarından mahrum kaldığı gibi toplumdan da dışlanıyor. İstisnalar dışında genelde böyle.

Ben sorunuzdaki alıntınızda, böylesi bir tarihi ve toplumsal temeli olan bir kurumda yaşanabilecek bir bireysel parçalanmadan söz ediyorum. Kendini o sistemde var etmekte zorlanan, kendini gerçekleştiremeyen bir bireyin parçalanmasından… Ki özünde zaten politiktir. Özellikle Türkiye gibi geleneksel toplumsal sistemlerde, ailenin en masumundan “romantik aşk vaadine” kanarız –“Sonsuza dek mutluluk!”. Birey, toplumun, yasaların veya şahsi koşullarının desteklemediği bir ortamda kendini ruhen parçalara ayırarak sadece söz konusu ortamda işlevsel olacak, hayata tutunacak kadar iş görecek birkaç parçasıyla, geniş benliğinin sadece bir kısmıyla yaşamını idame ettiriyor olabilir. Şüphesiz sürdürülebilir veya sağlıklı bir durum değil.

Önceki kitaplardan da kısaca bahsedelim. Avrupa Birliği Edebiyat Ödüllü Sürgün adlı kitabınızda görünmez bırakılan, gündelik hayatın içinde sıradanlaştırılan acılara yer veriyorsunuz. Bir yazar olarak bu hikâyeleri anlatma biçiminizi nasıl tanımlıyorsunuz? Kendinize karşı hissettiğiniz bir sorumluluk var mı?

Kendime karşı hissettiğim en büyük sorumluluk, kendim dahil tüm canlılara şefkatli olmaya çalışmak. Dilerseniz Sürgün’ü böyle okuyabilirsiniz.

Nişan Evi’ni ilk okuduğumda, bir yazar bu anlatıyı nasıl sırtlayabilir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Zor ve zorlayıcı bir metin. Bu metni yazarken nasıl bir süreç yaşadınız?

Capote’nin gerçek bir cinayete dayanan Soğukkanlılıkla metni vardı aklımda, başta. Aslında Nişan Evi bundan doğdu: Bilge köyü katliamını ben unutamadım. Mayıs 2009’da bebekler dahil tamamıyla sivil 44 kişinin canına kıyılmasına, sonrasında bu cinayetin yeteri kadar konuşulmamasına, geride kalanlara yardım uzatılmamasına, sistemin acıyı azaltmak yerine katlayarak çoğaltmasına… Capote’nin bir cinayeti en azından yazılı tarihe bırakmasından yola çıkarak, bizde neden bu korkunç katliam bu kadar az konuşuldu, diye düşündüm. Aklıma gelen başka bir örnek tahmin edeceğiniz üzere Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanıydı. Gerçek bir cinayete dayanır o da bilirsiniz fakat olay örgüsü farklıdır; cinayet göz göre göre gerçekleşir, kimse engellemez. Aslına bakarsanız ağalıktan koruculuğa, devletin “Doğu” politikasından asırlardır sürdürdüğü eziyetlere, yani bu toplu cinayeti, cinneti besleyip ona yol veren pek çok gerçek göz önüne alındığında, Bilge köyü katliamı da gökten zembille inmiş bir kötülük değil bu anlamda.

Yaratıcılık sürecinde en büyük endişem şuydu: Bu kıyımı, onu bire bir yaşayanların acısına saygısızlık etmeden, geride kalanları rencide etmeden nasıl edebiyata çevirmeli? Bu yüzden olsa gerek, bir masal kepeneği giydim, belirsizlik ve fantastiklik tekniklerine sığındım.

Tzvetan Todorov’a göre, “Fantastik, daha genel bir kategori olan ‘belirsiz bakış açısı’nın özel bir durumudur.” Araştırma yaparken çok az güvenilir kaynağa ulaşabilmiştim. Her kafadan başka bir ses çıkmış, çelişen onlarca ifade var, belki doğruyu söyleyenleri susturmuşlar… Katliamının kendisinin üstünde gözün gözü görmek istemediği bir kum fırtınası var gibiydi. Tekinsizliği, metnin üstüne örttüm. Bu toplu, toplumsal olarak paylaşılması, sağaltılması gereken acıyı gerçekçi bir dille aktararak başa çıkamazdım diye düşünüyorum.

Aslında meğer janr, içerik, dil olarak farklı olsa da kullandığım “edebi numara”ya daha yakın duran başka bir kitap varmış! O kitapla yolum ancak Temmuz 2025’te kesişti: William Maxwell’in Hadi, Yarın Görüşürüz’ü… Orijinali 1980’de yayımlanmış. İsimsiz bir anlatıcı, büyüdüğü Lincoln’da 1920’lerde işlenmiş bir cinayeti yıllar sonra hatırlamaya, aydınlatmaya çalışıyor, çok kısa özetleyecek olursak. Yazar çocukken gerçekleşmiş bir cinayetten bahsediyoruz.

Anlatıcı, bir yerde şöyle diyor:

“Hayal gücü dışında, olay yerinde hiç bulunmamış olan bir tanığın desteksiz sözleri adli mahkemede kabul edilemez ama, öte yandan durmadan tanık olduğumuz üzere, olay yerinde bulunmuş olan bir tanığın yeminli ifadesi de güvenli değildir.”

Nişan Evi’nde, çelişen ifadeleri arka arkaya sıraladığım bölümler var. Maxwell’in kitabında da böyle sayfalar var, okurken şaşırdığım yerler oldu, biraz önce bahsettiğim Onlar’da olduğu gibi… Bazen şuna inanıyorum: düşüncelerimiz, duygularımız, fikirlerimiz sonsuzluk kadar kocaman ortak bir kazana gidiyor (veya oradan geliyor). Bir veriyi kimi zaman mesela ben çekip bir şey yaratıyorum, kimi zaman bir başkası. Eş zamanlı yaratım da olabilir. Adına ne derseniz deyin, mistik kolektif bilinç, bilinç bulutu? Hepimizin, her şeyin bir ve birlik olduğunu kavramaya yaklaştığım saliseler oluyor bunlar…

Rüya Tacirleri Odası başka metinlerle kıyaslanamayacak özgün bir kitaptı ve bugün yirmi yaşında. İlk kitabınıza, yazarlık serüveninizin geldiği noktadan baktığınızda ne hissediyorsunuz? O kitaptaki duygularınızla bugünkü duygularınız arasında nasıl bir ilişki var?

Rüya Tacirleri Odası hakkındaki güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Herhalde o kitabı bir siz, bir de ben hatırlıyoruz!

Onca uğraştan sonra basılan ilk kitaptan sonra “bir şeyler olacak!” sanıyorsunuz, veya ben öyle sanıyordum. Siz de yazarsınız, belki sizin için bambaşka bir deneyim oldu? Sonrasında kitaplar yazmaya devam ettim; kitaplara ayırabildiğim vakitten daha çok yöneticilikten iletişime, dergiciliğe, bir sürü dünya işi yaptım. Meğer hayatım bir kitapla toptan değişmeyecekmiş de, her kitapla ben değişecekmişim… Duygusal dünyamın, bilincimin yolunu o kitaba düşüren süreç değiştirecekmiş beni.

Rüya Tacirleri Odası’nı gerçekten de 20 yıl önce yazmışım, söylemeseniz farkında değilim. O günden bugüneyi soruyorsunuz… Sıklıkla, Vita Sackville-West’in Virginia Woolf’a yolladığı iki ayrı mektuptaki iki ayrı duygu arasında gidip geliyorum:

“(…) insanın kalemi, su gibi, her zaman kendi düzeyini bulur ve insan kendi tarzının dışında yazamaz. En azından erken yıllarımdaki aşırı büyümenin artık iyice budandığından eminim -ve yerini güzel sağlam ağaçlara bıraktığını umuyorum.”

“(…) bedbahtım -sıradışı, daha sivri düşünceler yerine ancak ateşe atılacak enfes yavan laflar üretiyorum.”

Bir röportajınızda “hayatın kendisinin” en büyük ilham kaynağınız olduğunu söylemiştiniz. Gündelik hayatta karşılaştığınız bir insan, cümle ya da olay zihninizde ne zaman edebiyata dönüşmeye başlıyor?

Cevabı yine H. E. Bates’in Yazınsal Bir Tür Olarak Kısa Öykü kitabından araklayayım. William Saroyan’ın bir öyküsünden bahsettikten sonra şöyle diyor, Bates: “Görünürde önemsiz olaylardan oluşan ve iletmek istediği önem yalnızca anıştırılan bu olaylar dizisi, Çehov’u bile eski moda kılmaktadır. Ortada bir kurgu yoktur, insanı heyecanlandıran bir aksiyon yoktur ve bu nedenlerle bir son ya da bir çözüm de yoktur. Saroyan’a göre, bu unsurlar olmadan da, dünya yeteri kadar çılgınlık içindedir: herhangi bir berber koltuğunda hazır bir kurgu bulabilirsiniz ve hiçbir şey bu kurgunun rakibi olamaz.”

Borges de şöyle der, “Yazarın Çıraklığı” isimli kısa denemesinde: “Şairin işi, yazarın işi, gariptir. Chesterton, ‘Yalnız tek bir şey gereklidir – her şey,’ demişti. Bir yazar için bu her şey, geniş kapsamlı bir sözcükten ötedir; tam o anlamdadır. Bellibaşlı, temel insan deneyimleri demektir.”

O söz konusu deneyim kabıma sığmıyorsa, taşar. O zaman beraberce edebiyata doğru yol alırız.

Yazarlık serüveninizin başlangıcında size ilham veren, çok etkilendiğiniz bir kitap ya da yazar oldu mu? Günümüzde takip ettiğiniz yazarlar kimler?

Biraz önce söylediğim ve şaşkınlığa düştüğüm, haberim olmadığı halde yer yer kendi eserlerimden izler bulduğum örnekler de verdiğim gibi, muazzam bir akıl birikmesinden yararlanıp bizden önce üretmiş sadece yazarların değil, tüm sanatçıların ayak izlerinde yürüyoruz. Hayat görüşümü, edebiyat eseri üretme biçimimi etkileyen, fark ettiğim veya etmediğim gerçekten yüzlerce sanatçı var. Edebiyat dışında sinema, ilham aldığım disiplinlerin belli başlılarından. Akademisyenlerin yazdığı kurmaca dışı eser okumayı da çok sever, çok önemserim.

Feminist bilince ulaşma çabalarımın Duygu Asena’nın Kadınca dergileri ve Kadının Adı Yok ile başladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yazınsal özgürlüğe açtıkları kapılarla özgünlüğe bir davet olarak kabullendiğim, hayran olduğum yazarlar arasında Leyla Erbil ve Sevim Burak’ı sayabilirim. Erken etkilerden devam edecek olursam Gogol ve Dostoyevski başta olmak üzere klasik Rus edebiyatı diyebilirim. Ve Borges, tabii ki. Onun şu sözü benim titreşim biçimimdir: “Yazar olmak, bir anlamda gündüz-düşü gören biri olmaktır- ikili bir yaşam sürmek demektir.”

Editörlük geçmişiniz de var. Editör-yazar ilişkisinin bir metnin oluşumundaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sevengül Sönmez, “Editör bir metni kitap yapan kişidir,” diyor. Çok açık, çok net. Editörlük, bir araya getirilmiş sözün -Athena gibi babanızın kafasından tam tekmil, bu örnek bağlamında güzel söz söyleme zırhına kuşanmış bir edebiyat dâhisi olarak doğmadığınız sürece- okura ulaşacak bir yapıta dönüştürüldüğü üretim hattında lafı en az edilen, maddi-manevi hakkı en çok yenen emekçilerden biridir editör, kanımca. Editörlük kurumunu önemsemeyen, değerini bilmeyen, herkesten ziyade kendi menfaatlerine yarayacak bu bilgi ve yetenek birikiminden faydalanma sağduyusuna sahip olmayan yazarları anlamakta zorlanıyorum.

Hayattayız Madem adlı romanınızda, “Başkalarına ‘onlar’ yerine ‘biz’ demek mümkün mü?” diye çok etkileyici bir soru var. Kutuplaşmış bir dünyada, bu “biz” olabilme ihtimaline bir yazar olarak ne kadar inanıyorsunuz?

Yakaladınız yine! Hayattayız Madem’in adı ve olay örgüsü, roman yedi-sekiz yıllık bir yazma sürecine yayıldığından, biz arada pılıyı pırtıyı toplayıp Hollanda’ya taşındığımızdan birkaç kez değişti. Roman henüz kafası karışık bir taslakken aklımdaki ilk ismi “Onlar” idi ve gerçekten de Kay Dick’in Onlar kitabından haberim yoktu -utanarak söylüyorum.

Sıradan insanların kötülüğünün yanı sıra sıradan insanların iyiliğinden de konuşmalıyız. Suriye’deki savaş olsun, Nazilerin yürüttüğü soykırım olsun, araştırma sürecinde içime oturan acıdan araştırmaya ara vermek zorunda olduğum günler çok oldu. Bununla birlikte şiddetin her türlüsüne karşı çıkan hümanistlerin, barış yanlılarının yanı sıra gayet sıradan bir yaşam süren insanların, tanıdıklarına-tanımadıklarına hiçbir menfaat gözetmeden, hatta sıklıkla kendi güvenliklerini, geleceklerini riske atarak yardım ettiklerini de çok okudum, izledim. Buna tutunmak istiyorum.

Sizce bugünün insanı kendi evinde veya ülkesinde ne kadar özgür?

Ülkesinde, evinde, bedeninde, varlığının derinliklerinde, neyse, orası neresiyse… gerçek anlamda özgürlük, sanırım felsefi bir ideal. Ben özgürlüğe spiritüel bir anlam yüklüyorum ve bu bakış açısının kolaycacık algılanacak veya peşine düşülür düşülmez elde edilebilecek bir vaat sunmadığının farkındayım. Bununla beraber, tutarlı bir içsel çabayla yol alınabilir diye düşünüyorum.

Son olarak, üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı? Okurları nasıl bir sürpriz bekliyor?

Okurlara olur mu bilmem ama bana sürpriz olan bir çocuk kitabı yazdım geçen yıl, 12 yaş ve üstü için. Yakınlarda Everest Çocuk’tan basılacağını umuyorum. Genç insanlarla sokak hayvanlarının işbirliği yaptığı, günümüzün İstanbul’unda geçen, fantastik öğeler barındıran bir roman.

Aklımda çok fikir var. Aldığım notlar, dosyalar… Bunların bir kısmı öykü, bir kısmı roman tohumu taşıyor gibi fakat sorunuzu cevaplamak üzere yine kıymet verdiğim başka bir akla yaslanacağım. Aslı Güneş, Ölü Ozanlar Derneği filmindeki edebiyat öğretmeni John Keating ile başlattığı K24’teki yazısında, Keating’in (köhnemiş akademik yoruma) karşı geliştirdiği düşünülebilecek okuma eylemini coşkulu bir aktiviteye dönüştürdüğünden, bu romantik mağaranın içine Oprah gibi medya figürlerinin Kitap Kulübü seçmelerinden günümüzün BookStagram fenomenlerine, pek çok oyuncunun sızdığından söz ediyor. Bu süreci, metni açıklamanın, “Eagleton’ın deyimiyle, anlamlı sessizliklerini deşifre etmeye soyunan politik eleştirinin de çoktan kapı dışarı edildiğinin işareti” olarak yorumluyor. Kamusal alanın rasyonelliğiyle eğitilen okurun tarihe karıştığını, onun yerini duygularını en pornografik haliyle yaşayan, metinle arasına girecek her şeye öfkeyle bakan okurun aldığını belirtiyor.

Şöyle diyor yazısında, Genç:

“TV stüdyoları, ışıl ışıl kitapçı vitrinleri, fuarları ve festivalleri dolduran cıvıl cıvıl okur kalabalıkları karşısında Fildişi Kule öyle ıssız, öyle yavan kaldı ki, yazarın okur topluluğuyla yeni bir sözleşme imzalaması kaçınılmaz. Artık, ‘Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?’ diye müstehzi bir ifadeyle laf attığı, istediği gibi yön tayin edeceğini sandığı okur yok karşısında. Okur her yerde: TV şovlarında, BookStagram’da, BookTok’ta; bloglarda, Instagram’da, okur kulüplerinde, Goodreads’te, Amazon’da…”

Ezcümle, bu parlak ışıklar gözlerimi kamaştırıyor, Emre Bey. Yeni bir sözleşme varsa bile en azından şu anda benim konuştuğum, anladığım bir dilde değil. Araftayım. Herhalde bu sebepten, bu aralar yazamıyorum. Ve fakat, sanırım Çehov’a atfedilen bir cümleydi: “İnsan yazmak zorunda olduğu ve yazmak istediği için yazar.”

Yeni bir kitap öyle veya böyle elbette yazılacak.

Topluma yüzleşme, okura teselli ve iyileşme, dünyaya umut armağan eden kitaplarınız için ve bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim kitaplarıma vakit ayırdığınız için, güzel sorularınız için. Emekleriniz için.

Fotoğraflar: Ahmet Polat

Yazarın Kaynakçası:

*Kay Dick, Onlar, çev. Su Akaydın, Can Yayınları, İstanbul, 2026

*H. E. Bates, Kısa Öykü Yazınsal Bir Tür Olarak, çev. Gökçen Ezber, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, Eylül 2001

*Lotte Houwink Ten Cate, De Mythe van het Gezin, Uitgeverij Pluim, Amsterdam, Ekim 2024

https://www.k24kitap.org/aile-mitleri-4990

*Tzvetan Todorov, Fantastik Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım, çev. Nedret Öztokat, Metis Yayınları, İstanbul, Ocak 2024

*William Maxwell, Hadi, Yarın Görüşürüz, çev. Çiğdem Erkal, Jaguar Kitap, İstanbul, Ocak 2025

*Louise DeSalvo & Mitchell Leaska (der.), Virginia Woolf Vita Sackville-West Mektuplaşmaları, çev. Mefkure Bayatlı, Agora Kitaplığı, İstanbul, Nisan 2007

*N. Thomas Di Giovanni, Daniel Halpern, Frank Macshane (der.), Borges ve Yazma Üzerine, Çev. Tomris Uyar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998

*Cansu Canseven (haz.), Editörlük Zor Zanaat -Editörlerle Söyleşiler, Notos Kitap, İstanbul, Ekim 2024

https://www.k24kitap.org/olu-ozanlar-derneginden-oprahin-kulubune-okuma-ayininin-duygusal-peygamberleri-5833

Yorum bırakın

Popüler