Sen soracak olduklarına hazırlanırken, ben sormayacaklarına vereceğim cevapları içimde aramak için kullanıyorum zamanı. Kolay olmuyor. Soyunmak gerek. Sesimi boğazıma batmış bir kılçık gibi çıkarıp atmakla başladım ilk. Konuşarak bile anlaşabilmenin imkânsızlaştığı şu zaman için durup durup nemlenen gözlerimle yetinebilecek misin? Sözcüklerin soluğundur senin. Sen de sorumu onunla cevapla. Üzerine bastığın taşların bile söyleyecek bir sözü illaki var edebiyatta. Ölümsüz sözcüklerini ölümlü aşklarına armağan edip, ceplerinde taşlarla göle yürüyen kadınlar tanıyorum ben. Hiçbir vakit sormayacağım ilk sorunun cevabını veriyorsun; ölebileceğim ihtimalini hiç unutmadan yakında:
“Bunca araba var diye asfalt yollarda; kırların unutuluşu benim suçum değil ki.”
Seni, sorularıma sesinle değil, kokunla cevap verebileceğinin bilinciyle seviyorum. Daha var olup olmadığını bilmediğim aşkını şimdiden temize çekebilmenin tek yolu bu; anla. Kolay olmuyor. Kurtulmak gerek. Bilincimi üzerimdeyken kaçmış bir çorap gibi çıkarıp atmakla başladım ilk. Bir vücutta, bir öpücüğün hizmet ettiği yer ile bir kokunun kazındığı yer arasındaki zümre farkını saklı tutan belleğimden kalmış birkaç iz var daha hâlâ. Çocukluğumu sana anlatmayacağım; ağaçta asılı duran eriğin bile söyleyecek bir sözü varken edebiyatta. Hangi dilde sustuğunu bilmek istemiyorum. Hangi dili bildiğimi bilmek istemeyeceksin. Hep açıkladım; hatalarımı, şiirlerimi, satır aralarımı… Başvurulan dipnotlarım başvurulmayan başyapıtlarımdan daha fazla sözcük etmiş; baktım da. Dipnotlarımı dipsiz bir kuyuya atıp öyle sevebilecek misin beni? Hiçbir vakit sormayacağım ikinci sorunun cevabını veriyorsun; solabileceğim ihtimalini hiç unutmadan karşında:
“Bunca sözcük var diye o saman kâğıtlarda; soğuktan donuşun benim suçum değil ki.”
Aşk bittiği zaman zulasına uzanıyor el. Ne bırakmış? Kaç hatıra? Hangi vurucu söz? Emanet edilmiş kaç sır bir kurşun edip bir alına isabet? Ancak alın paramparça olunca, kan sıçrayınca paylaşılan mabedin duvarlarına; illaki gerekiyor muydu o davete icabet; o zaman soruyor insan. Ben o gün geldiğinde bu soruyu sormamak için kullanıyorum zamanı. Vakit daraldı. Kolay olmuyor. Cesaret gerek. Kalbimi kırıklarıyla doluyken taşıyamayacağım bir çuval gibi sürükleyip gömmekle başladım ilk. Seni sesimden, bilincimden, kalbimden ayrılıp da seviyorum. İhtiyacım yok onlara; soluğun, kokunun ve suskunluğun bile söyleyecek bir sözü varken edebiyatta. Hiçbir vakit sormayacağım son sorunun cevabını veriyorsun; yazamayacağım ihtimalini hiç unutmadan bir daha:
“Bunca yara varken o derinin altında; elimde tuttuğum çiçeği bıçak sanışın senin suçun değil ki.”
Görüyorsun ya, aşktan önce kendine dönük bir cinayet aleti gerekiyor ilk. Merak, doyurulmadığında… Kalp, kırılmadığında… Bilinç, kirletilmediğinde… Ses, yorulmadığında aşk paha! Pul pul dökülen her şeyimden arınmış olarak seviyorum seni. Kolay olmuyor. Sabretmek gerek. Önyargılarımı okunmaktan bıkılmış bir kitap gibi kaldırıyorum raflara. Bugün doğdun sen. Hakkında bir şey bilmiyorum. Sana dair tüm sorularıma kendim cevap veriyorum. İnsan kendi mucizesini kendi yaratırmış; eski bir ağaç gibi yıllar boyu dikilip, düşünür, çürür, ölür dururken orda. Sen sakın bir şey yapma. Hayatta oluşun mucizemin bir parçası nasılsa. Ve sonra… Bana ilk soracağın sorunun cevabını sen istemeden veriyorum; ya sormazsan ihtimalini unutarak ânında:
Yağmur, yarın da yağacakmış, evet. Şemsiyeni unutma.





Yorum bırakın