Edebiyat dünyamıza her alanda büyük katkıları olan ve Egoist Okur platformunun kurucusu, sevgili Gülenay Börekçi’ye sorduk:
Hayatınızda en çok iz bırakan kitap?
On bir-on iki yaşlarındaydım. Bakırköy’deki o meşhur kitapçıda keşfetmiştim Dorian Gray’in Portresi’ni. Bugün yeniden gidebilsem, rafların arasında aradıklarımı gözüm kapalı bulurum herhalde. İnsan cennetini unutur mu hiç? İşte Dorian Gray’in Portresi’ni elime alıp sayfalarını karıştırmaya başladığım o ilk dakikaları da tüm canlılığıyla hatırlıyorum. Hemen anlamıştım bu kitabın o güne dek okuduğum hiçbir kitaba benzemediğini. Çantama attığım gibi eve koştum. Daha o gece, sabaha kadar uyumadan bitirdim. Kahvaltıya oturduğumuzda sarhoş gibiydim. Wilde’ın anlattığı hikâye yüzünden değil aslında, bütün gece o küstah sesiyle kulağıma fısıldadıkları yüzünden. Okuduğum şeyi daha önce okuduklarımdan farklı kılan buydu. İlk kez bir romanın güzel, zalim, komik ve tehlikeli olabildiğine şahit olmuştum ve bu çok güzeldi. Sonunda bir canavara dönüşen Dorian’ın hikayesi ürkütücü olmasına ürkütücüydü elbette, gene de Lord Henry’nin her cümlesine âşık olmuş, bir yandan da bundan dolayı müthiş suçluluk duymuştum. (Çocukken olur öyle şeyler.) Neyse giyinip dışarı çıktım, okula gittim, arkadaşlar falan sonra… Her şey aynı gibiydi ama değildi de. Dünya harikulade bir dönüşümle sanki daha vaatkâr ve daha tekinsiz bir yer olmuştu. Esas değişense bendim: Edebiyatın hiç de öyle uslu, temiz bir şey olmadığını keşfetmiş, okur olarak bir gecede büyümüştüm. Bundan sonra peşine düşeceğim şeyi artık biliyordum.
Unutamadığınız kitap karakteri?
Edebiyat öğretmenim şaka yollu “Nihal” diye seslenirdi bana. Belki sevdiğinden, belki de duygusallığını gizleyemeyen biri olduğumu bildiğinden. Ben de için için bozulurdum buna. Aşk-ı Memnu’nun Nihal’i her şeyin sonsuza kadar aynı kalmasını isteyen bir karakterdi çünkü, benim sevdiğim karakterse her gece yalnız kaldığında hayatının bundan sonra hep aynı tekdüzelikte geçeceğini düşünerek dehşete kapılan Bihter’di. Onun bu korkusunu o yaşlarda nasıl fark ettiğimi, kendimi onunla neden özdeşleştirdiğimi sormayın, bilmiyorum. Bihter’in ahenk bozan haline, Tanpınar’ın deyişiyle, yalıya adeta “limonluğa düşen yıldırım gibi” girmesine ve o aşırı temiz, neredeyse havasız dünyaya varlığıyla arzuyu, kıskançlığı, öfkeyi, kederi getirmesine bayılıyordum. Annesi Firdevs Hanım’a benzememek için Adnan Bey’le evlenmesi ve evliliğin onu hapsettiği görkemli odalarda yavaş yavaş annesine dönüşmesi trajikti elbette. Yanlış adama âşık olması, içindeki göz kamaştırıcı yaşama iştahını Behlül gibi küçük bir adama sığdırmaya çalışması, ruhunu öldüren yalıdan kaçmaya çalışırken dönüp dolaşıp kendini o hayatın tam kalbinde bulması, kapının ardında özgürlüğü değil, gene aynı evi, aynı anneyi, aynı hayatı görmesi de öyle. (Ayna Ev’den kaçmaya çalıştıkça kendini Ayna Ev’de bulan Alice gibi. Eh, zaten o da diğer unutulmaz karakterim.) Her neyse, bazı roman karakterleri yaptıklarıyla hatırlanır ya, Bihter’i yapamadıklarıyla hatırlıyorum ben, içinde yanıp kül olan bütün ihtimallerle. (Hâlâ benziyor muyuz acaba?)
Herkesin okumasını istediğiniz kitap?
Bu soruyu Alice Harikalar Diyarında diye cevaplayacağım. Herkes Alice’i bildiğini sanıyor, oysa çoğu insan Carroll’ın Alice’ini değil, pop kültürün ehlileştirdiği, tatsız tuzsuz hale getirdiği Alice’i biliyor. Keşke hakikaten herkes okusa da çoğu zaman sadece çocuklara aitmiş gibi paketlenen bu eşsiz romanın, mantık, dil, kimlik ve delilik üzerine nasıl da baş döndürücü olabileceğini fark etse. Çocukların da okuyabileceği bir kitapla yalnızca çocuklar için yazılmış bir kitap aynı şey değil, öyle değil mi?
Sizi en çok şaşırtan kitap?
Agota Kristof’un üçlemesi geliyor aklıma: Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan… AFA Yayınları’ndan çıkan o ilk baskıları okurkenki hislerimi anlatmaya “şaşırmak” sözcüğü yetmez, resmen altüst olmuştum. Daha Kristof’un savaşın ortasında büyükannelerine bırakılan ikizlerin hayatta kalabilmek için kendilerini açlığa, acıya ve merhametsizliğe alıştırmalarını neredeyse duygusuz bir dille anlattığı ilk bölümde dehşete kapılmıştım. Bir yandan da masallardan alışkın olduğum bir dildi bu. Üçleme ilerledikçe anlatılan her şey yerinden oynamaya, “biz” parçalanmaya, isimler birbirine karışmaya, bir kitapta gerçek bildiklerimiz ötekinde yalanlanmaya başladı. Sonunda okuduğum bütün hikâye, hatta o hikâyenin anlatıcısı bile kuşkulu bir hale geldi. Agota Kristof ayağımın altından halıyı değil, sanki koca bir dünyayı çekip almıştı.
En son okuduğunuz kitap?
Sait Faik’in yer yer parçalı bir romanı andıran öykü kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı, eylülde katılacağım bir kitap kulübü toplantısı için ilk kez okudum ve kelimenin tam anlamıyla kalbimden vuruldum. Harikulade bir kitap bu, içinde sevdiğim her şey var: Yalnızlık, arzu, keder, sis, tuhaflık, şefkat ve sayfalar ilerledikçe usul usul belirginleşen bir tekinsizlik duygusu. İstanbul başrolde tabii. Tanıdığımızı sandığımız Sait Faik dünyasının sokaklarını, kahvelerini dolaşıp, balıkçılarla ve aylaklarla laflarken, gerçekliğin dikişleri usul usul sökülüyor, şehir kararıyor, Alemdağ bir sığınağa dönüşüyor, rüzgâr, ağaçlar, kuşlar ve bulutlar masallardaki gibi gündelik hayatın içine doluşuyor. Benzersiz.





Yorum bırakın