Regaip Minareci / Dilin İmkânları

Birçok önemli kitabı Almancadan dilimize çevirerek yıllardır edebiyat dünyamıza büyük katkılarda bulunan Regaip Minareci ile Ariane Koch’un çok ses getiren “Misafir” adlı romanının çeviri sürecini konuştuk. Romanın zorluklarına, iki dil arasındaki farklara, atmosferin çeviride nasıl şekillendiğine ve ötesinde dilin imkânlarına değindiğimiz söyleşide Minareci’nin edebiyatla ilişkisine de yakından baktık. Keyifli okumalar.

Ariane Koch’un Misafir adlı romanını Almanca aslından Türkçeye çevirdiniz. Orijinal metin, bir çevirmen olarak sizi en çok hangi yönleriyle zorladı?

Her eserin, hatta hiç tahmin edilmeyenlerin bile çevirmen açısından zorlayıcı yanları vardır. “Misafir” in keskin, alaycı, tekinsiz dilini, boğucu atmosferini aynı ritimde aktarmak ayrı bir çaba gerektirdi. Daha çok resmi yazışmalarda, yazılı basında ya da teknik metinlerde karşımıza çıkan mesafeli, resmi bir dil tercih ettim. Böylece romanın absürt, sarsıcı, rahatsız edici yapısını dilimize taşırken mekanik bir atmosfer yaratmaya özen gösterdim. Metindeki dipte sürekli kaynayan huzursuzluğu Türkçede aynı gerilimde tutmak hem zor hem de keyifliydi.

Misafir, olay örgüsünden ziyade boğucu bir ev atmosferine, karakterlerin tekinsiz zihinsel durumlarına ve yarı gerçekçi bir dile dayanıyor. Metnin klostrofobik havasını Türkçede koruyabilmek için nasıl bir dil işçiliği yürüttünüz?

Evet, çevirirken boğulma hissini bir yana bırakırsak asıl mesele eserin dilini koruyabilmek, aynı enerjiyle Türkçe söyleyebilmekti. Gerilimin tonunun bilhassa yüksek olduğu yerleri tek seferde çevirip tamamlamadım. Ertesi gün, bir başka gün üzerlerinde tekrar tekrar çalıştım, çoğunu değiştirdim. Özel vurgu gerektiren yerlerde, evet absürt yerlerde en güçlü dilsel aracım yalnızca kelime seçimi değil, cümlenin o donuk, mesafeli ritmini kurabilmekti; bu noktada da dilimize Osmanlıcadan gelmiş Farsça ve Arapça kökenli kelimeler imdadıma yetişti, absürdü vurgularken söylemi güçlendirdiler.

Ariane Koch’un üslubunda Almancanın kelime türetme ve sözcüklerle oynama imkânlarının öne çıktığı yerler var. Türkçeye aktarırken zorlandığınız ya da tam tersine Türkçenin imkânları sayesinde metnin başka bir zenginlik kazandığını düşündüğünüz anlar oldu mu?

Almancanın sunduğu gerçekten zengin dilsel imkânlar var; örneğin fiillere ön heceler eklenmesiyle Türkçede ancak cümle kurarak açıklayabileceğimiz fiiller ortaya çıkıyor. Hatta yazarlar, bu ön hecelerle yeni sözcükler üreterek metinlerine vurgu kazandırabiliyor. Ariane Koch bu romanda dile bir de İsviçre Almancasının oyunlarını katmış:) Ama Türkçemiz de çok zengin bir dil. Hele yukarıda belirttiğim gibi Osmanlıcadan gelen sözcüklerle daha bir çeşitlilik, ağırlık, melodi kazanıyor. Dolayısıyla bu romanın çevirisinde Almancanın o kendine has soğuk ve mesafeli ironisi, Türkçenin kıvrak yapısıyla birleştiğinde sarsıcılıkta orijinalinden geri durmayan bir metnin ortaya çıktığına inanıyorum.

Misafir’in çevirisi bittiğinde sizde kalan en baskın duygu veya soru ne oldu?

Kitabın temalarını; misafirperverlik, göç, mülkiyet, cinsiyet, iktidar- hepsini bir yana bırakırsak, bende insanın insana hükmetmeye ne kadar hevesli olduğu duygusu ağır bastı. En masum görünen alanların bile bir iktidar sahnesine nasıl hızla dönüşebileceği gerçeği üzerimde uzun süre kaldı.

Çeviri sürecinde Ariane Koch ile doğrudan iletişim kurma fırsatınız oldu mu? Metinde, anlamını ya da niyetini yalnızca yazarın açıklığa kavuşturabileceğini düşündüğünüz kapalı kapılar var mıydı?

Eğer yazarım hayattaysa, her kitabın çeviri sürecinde yazarıyla iletişime geçerim. Bu kitap özelinde aslında her aşama farklıydı. Bu kitap bana doğrudan yayıncıdan gelmedi. 2022 yılı olması gerekiyor; İsviçre Başkonsolosluğu kültür ofisinden bana bu kitabın belli pasajları çeviri için gönderildi. Kitap henüz Türkçede basılmadan, bu yönde bir anlaşma bile olmadan Türkiye’de tanıtılacaktı, çevrilen pasajlar bu tanıtımlarda kullanılacaktı. Çevirmeden önce kitabın tamamını okudum ve kitaba vuruldum. Pasajların çevirisini yaptım ve İsviçreli yetkililere bu kitabın Türkiye’de yayımlanması için devreye gireceğime söz verdim. Ayrıntı, yani DüşBaz Kitap da bu esere benim kadar inandı ve “Misafir” sonunda bu yılın mayıs ayında okurlarıyla buluştu.

Gelelim asıl sorunuza: Yani Ariane Koch ile 2023 yılının başından beri iletişimdeyim ve evet çeviri sürecinde ona bir sorular listesi yolladım. Yazarın yanıtları çevirmenin beyninde her zaman yeni kapılar açar, burada da öyle oldu. Ortak akılla yürütülen bu diyalog, metnin asıl ruhunu zedelemeden Türkçeye taşınmasında en büyük pusulam oldu.

Stefan Zweig, Peter Handke ve Jenny Erpenbeck gibi Almanca edebiyatın klasikleşmiş isimlerini de dilimize çevirdiniz. Ariane Koch gibi genç ve çağdaş bir yazarın İsviçre Edebiyat Ödülü kazanmış bu ilk romanını çevirmek, o tanıdık yazarlarla çalışmaya kıyasla size nasıl bir alan açtı veya ne tür farklı sorumluluklar getirdi?

Tecrübeyle sabittir, ilk romanların dili sade ve kolay olmaz. İlk roman yazarın vitrinidir zira. Ancak Ariane Koch şimdilik tek roman yazmış olsa da tiyatro oyunlarıyla sanat dünyasına adını perçinlemiş bir yazar. Misafir, İsviçre Edebiyat Ödülü’nün yanı sıra 2021 yılında prestijli Aspekte Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü ve Rauriser Literaturpreis’ın kısa listesinde yer aldı.

Dolayısıyla genç ama usta bir kalemle çalıştığımı ta en başından beri biliyordum. Şimdi sizi tebessüm ettireyim: Çevirmenleriyle iletişime geçmeye sıcak bakmayan bir Peter Handke deneyiminden sonra iletişimi yoğun Ariane Koch’la çalışmak lezzetli bir yolculuktu. Çünkü yaşayan, üreten ve metniyle organik bağını koparmamış bir yazarla mesai yapmak, çevirmene o tekinsiz metnin labirentlerinde çok güvenli bir kılavuz sağlıyor.

Bir metni Almancadan Türkçeye aktarırken, iki dil arasındaki hangi farklılıklar çevirmenin işini zorlaştırıyor?

Yeri geldikçe söylerim, Cermen dilleri arasında çeviri yapan meslektaşlarıma oldum olası özenmişimdir. Almancadan yola çıkarsak mesela İngilizceye çeviri yapmak gibi bir mesleğimin olmasını isterdim:) Tabii Türkçeye aktarmaktan vazgeçmemek koşuluyla.

Cümle yapıları birbirinin tamamen zıddı iki dil arasında gidip gelmek işimizin en zorlayıcı yanıdır. Çünkü Almanca özne-fiil-nesne ya da yan cümlelerde fiili en sona atan, adeta bir yapboz gibi kurulan ve sıfat yığılmalarıyla uzayan bir yapıya sahip. Türkçe ise, sondan eklemeli tabiatı ve yüklemin çoğunlukla sonda olduğu, nefesini kelimenin sonuna kadar tutturan bambaşka bir matematik isteyen bir dil. Almancadaki o ayrılabilen fiillerin cümlenin kollarına saçıldığı anlarda, o yapıyı bozmadan Türkçenin doğal akışına uydurmak her seferinde ayrı bir maratondur. Bizim işimiz özetle, Almancanın sert iskeletini dilimizin kıvraklığında eritip, metni Türkçe yazmaktır.

Meslek hayatınızda karşınıza nasıl bir metin geldiğinde daha çok keyif alırsınız?

Bu soruyu benim adıma Eylül Görmüş’e sorsaydınız, o hemen yanıtını verirdi, çünkü benden önce keşfetmiş bu yanımı: Yaşanmış hikâyeler! Biyografik ya da otobiyografik eserlere oldum olası bir zaafım var, kurgu öğeleri taşımalarında hiçbir sorun yok ama. Çünkü o metinlerde yazarın hayatla yaptığı pazarlığın, o gerçeğin izini sürmek çeviri masasındaki mesaiyi bambaşka bir boyuta taşıyor.

Çevirdiğiniz kitaplar arasında, yalnızca çevirmen olarak değil, bir okur olarak da sizi derinden etkileyen bir kitap oldu mu?

Bir önceki sorunuza bağlayarak yanıtlıyorum: Babaya Mektup, Franz Kafka.

Franz Kafka’nın babası Hermann Kafka’ya yüz yüze anlatamadıklarını yazdığı ve Max Brod aracılığıyla bizim de tanıklık ettiğimiz bu mektubu nasıl etkilenerek çevirdiğimi hiçbir zaman unutmayacağım. O çalışma sadece bir çeviri değil, insan ruhunun en derin dehlizlerine yapılan bir yüzleşmeydi.

Bir çevirmenin okuma dünyası da hep merak edilir. Alman edebiyatından, dönüp dönüp okumak istediğiniz yazarlar ve kitaplar hangileri?

Thomas Mann’ın Buddenbrooklar eserini belli aralarla tekrar okurum. Çağdaşlardan Jenny Erpenbeck favorimdir. Yazdığı tek bir satırı kaçırmak istemem. Onların metinlerindeki o mimari kusursuzluk, her defasında dönüp baktığım birer pusuladır.

Mesleğinizi hangi üç sihirli kelimeyle tanımlarsınız?

Tutku, yazara ve okura sorumluluk, sözcüklerin ritmi.

Sayın Regaip Minareci’ye, hem edebiyatı hem de okurun dünyasını zenginleştiren kıymetli emekleri ve bu özel söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Söyleşi: Emre Kalcı

Bir Cevap Yazın

Popüler