Hakan Akdoğan / Bellek, Geçmişe Bugünden Bakan Bir Tanık

Geçmişin izleri, insan ilişkilerinin görünmez bağları ve zorbalığın bireyler üzerindeki etkileri, Hakan Akdoğan’ın “Kenet” adlı yeni romanında bir araya geliyor. Karakterlerin hayatlarına sızan suskunluklar, taşınan yaralar ve başkalarının hikâyeleriyle kurulan ilişkiler romanın dünyasını biçimlendirirken insanın kendisiyle ve çevresiyle temasının karmaşıklığını da açığa çıkarıyor. Kenet, zorbalığı yalnızca birinin diğerine uyguladığı şiddet olarak değil, karakterlerin hayatlarına, belleklerine ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere yayılan bir mesele olarak ele alıyor.

Hakan Akdoğan ile romanın yaratıcı çıkış noktasını, zorbalığın bireyler ve topluluklar arasında nasıl yeniden üretildiğini, karakterlerin geçmişle kurdukları ilişkiyi ve edebiyatın insanın karanlık taraflarına bakma imkânını konuştuk.

Keyifli okumalar.

Kenet daha ilk sayfalardan itibaren insanları birbirine bağlayan görünmez bağların peşine düşüyor. Fakat romanda bu bağların her zaman iyileştirici olmadığını görüyoruz; kimi bağlar insanı korumak yerine geçmişin içinde tutuyor. Sizce insan hayatında kopması en zor bağ sevgiyle kurulan bağ mıdır, yoksa suçluluk ve acıyla kurulan mı?

Bunları birbirinden ayırabildiğimizden pek emin değilim. Sevgi dediğimiz bağın içinde kaybetme korkusu, suçluluk, alışkanlık, hatta kendimizle ilgili vazgeçemediğimiz bir düşünce bulunabiliyor. Birisini sevdiğimizi söylerken bazen onun yanında olduğumuz kişiyi seviyoruz. O kişi hayatımızdan çıktığında kendi varlığımızın da bir bölümünü kaybetmiş gibi hissediyoruz. Haşmet’in Feriha’yla bağı biraz buradan okunabilir. Feriha’nın gözünde gördüğü kendisini başka gözlerde aramayı sürdürüyor.

Acıyla kurulmuş bağın kopması da bu nedenle zor. İnsan zamanla acısını kimliğinin bir parçası haline getiriyor. Ondan vazgeçerse kim olacağını bilemiyor. Suçluluk buna eklendiğinde, iyileşmek bile geçmişe ihanet gibi hissedilebiliyor. Beni ilgilendiren, bağın hangi duyguyla başladığından çok, zaman içinde neye dönüştüğü. Sevgiyle kurulan bir ilişki insanı kendisine kapatabilir; acı veren bir ayrılık ise kendisine bakabileceği bir mesafe yaratabilir.

Romanın belleğe yaklaşımında özellikle düşündürücü olan, hatırlamanın her zaman geçmişi olduğu gibi geri getirmemesi. Bazen insanın hatırladığı şey, yaşadığı deneyimin önüne geçerek kendi hakikatini kurabiliyor. Siz belleği geçmişin tanığı olarak mı görüyorsunuz, yoksa insanın kendisiyle baş edebilmek için yeniden yazdığı bir hikâye olarak mı?

Bellek, geçmişe bugünden bakan bir tanık. Tanıklığına o günkü korkularımız kadar bugünkü ihtiyaçlarımız da karışıyor. Bir olayı hatırlarken yaşandığı zamana bütünüyle dönemiyoruz; şimdiki bilgimizle, kayıplarımızla, kendimize yakıştırdığımız kişiyle birlikte dönüyoruz. Bu yüzden aynı anıyı yıllar sonra başka türlü anlatabiliyoruz. Olay değişmemiş olsa da onun hayatımızdaki yeri değişiyor.

Kuğunun hikâyesinde bunu özellikle görünür kılmak istedim. Haşmet, Feriha’ya aynı olayı tekrar tekrar anlatırken ayrıntılar çoğalıyor, bakış açıları değişiyor. En iyi hatırladığını düşündüğü anı, üzerinde en çok çalışılmış anıya dönüşüyor. Burada bir paradoks var: Bir hatıraya ne kadar aşinaysak doğruluğundan o kadar emin olabiliyoruz.

Yine de bundan yaşananların önemsiz olduğu sonucu çıkmaz. Şiddet yaşanmıştır, kayıp yaşanmıştır. Mesele, insanın bunları nasıl taşıdığı ve anlatırken kendisine nasıl bir yer açtığı. Kendimizi korumak için kurduğumuz hikâye, bir süre sonra kendimizle yüzleşmemizi engelleyebilir.

Haşmet ile Bahattin arasındaki ilişkiyi okurken, bu iki karakteri aynı kişinin farklı zamanlarda ortaya çıkan iki hâli gibi düşündüğüm de oldu. Onları yazarken aralarında nasıl bir bağ kurdunuz?

Bu yakınlığı hissetmeniz romanın önemli bir damarına dokunuyor. İkisinin de incinmişliği, insanlarla kurduğu mesafe, kitaplara sığınması ve giden birinin ardından belirli bir zamanda kalması birbirine karşılık veriyor. Avuçlarındaki benzer yaralar da bu yakınlığı bedenlerinde görünür hale getiriyor.

Bahattin, Haşmet için hem sığınabileceği bir yetişkin hem de kendisinin dönüşebileceği bir insan. Haşmet onun hayatına baktıkça kendi hayatında henüz adlandıramadığı şeyleri görmeye başlıyor. Fakat aralarındaki bağı tam bir özdeşlik olarak düşünmüyorum. Aynı yaraya benzeyen şeyler, insanlarda farklı davranışlara yol açabilir. Birinin susarak taşıdığını diğeri durmadan anlatarak taşır.

Edebiyatla ilişkilerinde de böyle bir yakınlık var. Bahattin başkalarının hayatlarını okuduğu romanlar üzerinden anlamlandırıyor. Haşmet kendi hayatını yazarak anlamaya çalışıyor. Her ikisinde de şu soru beliriyor: Edebiyat bizi hayata yaklaştırıyor mu, yoksa hayata katlanabilmek için kurduğumuz bir mesafe mi oluyor?

Kitapta bazı gerçeklere parçalar, izler ve gecikmiş bilgiler aracılığıyla ulaşıyoruz. Okurun bazı boşlukları kendisinin doldurmasını mı istediniz? Sizce bir romanda söylenmeyenler, söylenenlerin anlamını değiştirebilir mi?

Evet. Okurun, elindeki bilgilerle bir yargıya varmasını, sonra yeni bir ayrıntıyla o yargısını yeniden düşünmesini istedim. Hayatta da insanları çoğunlukla böyle tanıyoruz. Bir davranışı görüyor, ona bir anlam veriyoruz. Sonradan öğrendiğimiz bir şey, davranış aynı kaldığı halde anlamını değiştiriyor.

Kenet’te bu durum anlatıcının konumuyla da ilgili. Haşmet hem yaşadıklarını anlamaya çalışan hem de onları hangi sırayla öğreneceğimizi belirleyen kişi. Hatırlamadığı, söylemekte zorlandığı ve söylemeyi ertelediği şeyler aynı değil. Okurun bu farkları hissetmesi önemliydi.

Söylenmeyenler, söylenenlerin ağırlığını değiştirebilir. Fakat boşluğu sırf merak yaratmak için bırakmak bana yeterli gelmiyor. O boşluk karakterin korkusundan, kendisini koruma ihtiyacından ya da henüz anlayamadığı bir şeyden doğmalı. Böyle olduğunda okur eksik bilgiyi tamamlarken karakterle kurduğu ilişkiyi de sorguluyor. Ona neden inandığını, hangi sözünü kolayca kabul ettiğini düşünmeye başlıyor.

Haşmet’in Özgür’e geçmişiyle ilgili iç döküşü, romanın karakterler arasındaki ilişkileri açığa çıkaran en etkileyici bölümlerinden biri. Bu konuşmada Haşmet’in kendisini ne ölçüde açtığı, neyi dile getirip getiremediği ve Özgür’ün onu nasıl dinlediği arasında özel bir denge var. Bu ilişki dinamiğini yazarken, sizin için öncelikli olan his neydi?

Anlatırken savunmasız kalmak. Haşmet konuşmayı bilen, sözcüklerle kendisine alan açabilen bir insan. Fakat bir olayı anlatabilmekle o olayın içindeki kendisini gösterebilmek arasında büyük bir mesafe var. Feriha’yı anlatırken bu mesafenin daraldığı bir an yaşanıyor.

Özgür’ün dinleyişi de önemli. İlişkilerinin başka anlarında birbirlerine ulaşamayan bu iki insan, geçmişteki bir acının etrafında yakınlaşıyor. Bedenin küçük hareketleri, susmalar, gözyaşının içinden çıkan gülüşler konuşmanın parçası oluyor. Bu yüzden o sahnenin tek bir duyguda kalmasını istemedim. İnsan çok acı bir şeyi anlatırken gülebilir; gülmesi acıyı hafifletmeyebilir.

Bir de Haşmet’in Özgür’de Feriha’nın dinleyişini araması var. Özgür’ün kendi varlığıyla orada kalabilmesi gerekiyor. Yakınlığın güçlüğü burada: Karşımızdaki insanın bizi anlamasını isterken ona geçmişimizdeki birinin yerini vermeye çalışabiliyoruz. O konuşmada hem temas etme ihtimali hem de bu imkânsız beklenti var.

Kenet’teki zorbalık ve güç ilişkileri, belirli bir gözlemden hareketle mi şekillendi, yoksa yazarlığınız boyunca biriktirdiğiniz soruların zamanla belirginleşmesiyle mi ortaya çıktı? Bir konunun sizin için yazılmaya değer bir meseleye dönüştüğüne nasıl karar verirsiniz?

Bunu tek bir gözlemle açıklamak bana dar geliyor. Zorbalık üzerine düşündükçe okulda, ailede, yakın ilişkilerde birbirine benzeyen işleyişler görüyorsunuz. Birisi diğerinin ne zaman konuşacağına, neye itiraz edebileceğine, hangi davranışının cezalandırılacağına karar veriyor. Bazen bu açıkça yapılıyor, bazen de koruma ya da sevgi iddiasıyla.

Kenet’te çocukların arasındaki şiddetle yetişkinlerin dünyasını birlikte düşünmek istedim. Çetenin kurduğu düzen, kasabanın geri kalanından bütünüyle bağımsız değil. Haşmet’in yetişkinlikte yaşadığı ilişkiler de çocuklukta öğrendiklerinden bağımsız değil.

Bir meselenin romana dönüşmesi için beni rahatsız etmesi yetmiyor. Kendi açıklamamın da yetersiz kalması gerekiyor. Bir davranışı kolayca açıklayabildiğimde merakım azalıyor. Fakat insanın söylediğiyle yaptığı, kendisine inandığı şeyle başkasına yaşattığı şey birbirini tutmuyorsa orada kalıyorum. Yazma isteğini biraz da bu çözemediğim çelişki doğuruyor.

Romanda zorbalık, yalnızca onu uygulayan kişiyle maruz kalan kişi arasında kalmıyor; tanık olanları ve susanları da içine alan bir ilişki ağına dönüşüyor. Şiddet eylemini bireysel bir davranış olmaktan çıkarıp bir düzenin parçası hâline getiren nedir? Bu zinciri kurarken özellikle görünür kılmak istediğiniz şey neydi?

Şiddetin çevresinde gelişen uyum. Herkes saldırganın ne yapabileceğini hesaplayarak davranmaya başladığında, o kişinin gücü kendi bedeninin sınırlarını aşıyor. Artık her seferinde vurmasına gerek kalmıyor. İnsanlar onun adına kendilerini susturuyor, birbirlerini uyarıyor, olanları saklıyor.

Çetede bunu görüyoruz. Selami’nin arkadaşları da ondan korkuyor ama onun sağladığı güçten yararlanıyorlar. Ayrılırlarsa daha önce incittikleri insanlarla tek başlarına karşılaşacaklarını biliyorlar. Yetişkinlerin dünyasında ise çocuklarının saldırganlığını sözde eleştirirken içten içe bundan gurur duyanlar var. Böylece şiddet, itiraz ediliyor görünürken de beslenebiliyor.

Burada bütün suskunlukları aynı yere koymamak gerekir. Korkutulmuş bir çocuğun susmasıyla müdahale edebilecek bir yetişkinin rahatını bozmaması aynı sorumluluğu taşımaz. Görünür kılmak istediğim, insanların bu düzenin içinde hangi imkânlarla, hangi korkularla ve hangi çıkarlarla hareket ettiği. Düzeni sürdüren şey bazen açık destek, bazen de herkesin yalnızca kendisini kurtarmaya çalışması.

Zorbalık sona erdiğinde olay bitmiş olabilir; fakat maruz kalan kişinin zihninde ve başkalarıyla ilişkilerinde etkileri sürebilir. Buna karşılık zorbalığı uygulayan kişi yaşananları unutmuş, hatta hiç önemsememiş olabilir. Aynı olayın iki insanın zihninde bu kadar farklı yer kaplaması, sizce adalet fikrini de bir bellek meselesine dönüştürüyor mu?

Evet, adaletin bir de yaşananın tanınmasıyla ilgili tarafı var. Bir insanın hayatını değiştiren şey, diğerinin hatırlamaya değer bulmadığı bir ayrıntı olabilir. Bu eşitsizlik, olaydan sonra da incitmeye devam eder. Birisi yaşadığını anlamaya çalışırken diğeri “Öyle bir şey olmuş muydu?” diyebilir.

Haşmet’in geçmişinde kalanlar, yetişkin hayatında başkalarının davranışlarını yorumlama biçimine kadar uzanıyor. Tehlike ortadan kalksa bile tehlike bekleme hali sürebiliyor. Bunun karşısında yalnızca olayın tarihini bilmek yeterli olmuyor; hayatın içinde devam eden etkisini de görebilmek gerekiyor.

Ama adaleti bütünüyle belleğe bırakamayız. Failin unutması sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı gibi, mağdurun her ayrıntıyı kusursuz hatırlayamaması da yaşadığını geçersiz kılmaz. İnsanın gördüğü zararı kabul ettirebilmek için sürekli yeniden anlatmak zorunda bırakılması başlı başına yorucu. Edebiyat, resmî bir sonuca bağlanmış ya da herkes tarafından unutulmuş bir olayın, bir insanın içinde hâlâ nasıl sürdüğünü duyurabilir.

Metnin benim için ilginç taraflarından biri de karakterleri yalnızca “iyi” ve “kötü” diye ayırmamak oldu. Her biri kendi geçmişinin, korkularının ve seçimlerinin içinden konuşuyor. Bir yazar, karanlık bir karakterin iç dünyasını anlamaya çalışırken onun yaptıklarını mazur gösterme riskini nasıl aşar? Sizin için bir karakteri anlamakla onu affetmek arasındaki sınır nerede başlar?

Bir davranışın nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışmak, o davranışın sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Selami’nin babasıyla ilişkisini öğrendiğimizde ona başka türlü bakıyoruz. Onun da korktuğunu, incindiğini görüyoruz. Fakat bunları öğrenmek, diğer çocuklara yaşattıklarını silmiyor. İki bilgiyi aynı anda taşıyabilmek gerekiyor.

Bu dikkat Haşmet için de geçerli. Onun acılarına yakınız; anlatıyı onun içinden okuyoruz. Bu yakınlık, kendisiyle ilgili her açıklamasını doğru kabul etmemize yol açabilir. Oysa insan kendi yaralanmışlığını başkaları üzerinde bir hakka da dönüştürebilir. Bunun farkına varmak, geçmişte gördüğü zararı inkâr etmek anlamına gelmez.

Bir yazara bütün karakterleri adına af dağıtma yetkisi verildiğini düşünmüyorum. Bana düşen, yaptıklarını anlaşılır hale getirirken sonuçlarını görünür tutmak. Karakterin geçmişi davranışına ışık tutabilir; sorumluluğunu onun yerine üstlenemez. Ayrıca aynı acıyı yaşayan herkesin aynı seçimi yapmayacağını da unutmamak gerekir.

Hikâyenin, insanların karakterlerini roman karakterleriyle özdeşleştirmek gibi finale de hizmet eden çok çarpıcı bir çıkış noktası var. Edebiyatta yaratıcı bir fikrin dozunda kullanıldığında okurda daha büyük bir etki yarattığına inanıyor musunuz?

İnanıyorum; benim için ölçü, fikrin romanın içinde ne yaptığı. İlginç bir düşünce bulmuş olmak onu her fırsatta göstermeyi gerektirmiyor. Sürekli öne çıkarıldığında karakterlerin hayatını izlemeyi bırakıp yazarın buluşunu izlemeye başlayabiliyoruz.

Bahattin’in ölüleri roman karakterleriyle eşleştirmesi, onun insanlara ve ölüme bakışından doğuyor. Yıkadığı bedenin bir hikâyesi olduğunu bilmek istiyor. Okudukları, o hikâyeyi kavrayabilmesi için ona bir dil veriyor. Fakat bu uğraşın huzursuz edici bir tarafı da var. Bir insanı tanıdığımız bir karaktere benzettiğimizde onu anlamış mı oluyoruz, yoksa bilmediğimiz taraflarını bildiğimiz bir kalıpla mı kapatıyoruz?

Bu fikrin roman boyunca gelişmesini, yeni anlamlar kazanmasını önemsedim. Finaldeki etkisi de daha önce okunanlarla kurduğu ilişkiden geliyor. Bir ayrıntı sonradan önem kazandığında okurun belleğinde metin yeniden kuruluyor. Böyle bir etkiyi, yalnızca şaşırtan bir sonuçtan daha kalıcı buluyorum.

Romanı bitirdikten sonra geriye dönüp baktığınızda, sizce metindeki asıl “kenet” nedir?

Bence insanın başkaları üzerinden kurduğu kendilik hikâyesine bağlanması. Haşmet’i Feriha’ya bağlayan şeyin içinde sevgi kadar, onun gözlerinde gördüğü kendisi de var. Bahattin’in kitaplarla, geçmişiyle ve İnci’yle kurduğu ilişkide de benzer bir tutunma görüyoruz. Bir insandan ayrılmakla onun aracılığıyla kurduğumuz kendimizden ayrılmak aynı kolaylıkta olmuyor.

Kenet sözcüğünün iki yönünü seviyorum. Bir şeyleri bir arada tutuyor, dağılmalarını önlüyor. Aynı zamanda hareketlerini kısıtlayabiliyor. Romandaki ilişkilerde de bu iki ihtimal sürekli birbirine karışıyor. Bizi koruyan şey, bir süre sonra değişmemizi engelleyebiliyor.

Bir de kişilerin hikâyeleri arasındaki kenet var. Birinin davranışı başka birinin hayatında sürüyor; o da taşıdığını bir başkasına aktarıyor. Hiçbir karakter kendi sınırları içinde tamamlanmıyor. Romanın adını tek bir bağa indirmek istemem ama benim için ağırlık burada: Birbirimizin hayatında, çoğu zaman bilmediğimiz biçimlerde yaşamaya devam ediyoruz.

Anlatım tekniği, duygu geçişleri, felsefe ve edebiyat bağlantıları, sadece bazı karakterlere görünen gölge gibi metaforlarıyla Kenet edebi anlamda farklı bir yerde duruyor. Her yeni kitaba başlarken anlam ve dil işçiliğini nasıl yapacağınızı önceden belirliyor musunuz yoksa hikâyenin kendisi mi bunu şekillendiriyor?

Başlangıçta anlatının hangi bilinçten kurulacağını, zamanla nasıl ilişki kuracağını düşünmek benim için önemli. Çünkü aynı olayı başka bir insanın ağzından, başka bir zaman düzeniyle anlattığınızda ortaya başka bir roman çıkar. Dil üzerine çalışmak da bu kararların dışında, sonradan yapılacak bir süsleme değil; anlam daha cümle kurulurken oluşuyor.

Bununla birlikte her şeyi baştan kesinleştirmek, metnin yazılırken açacağı imkânları daraltabilir. Kenet’te geçmişle şimdinin birbirine geçmesi, belleğin çalışma biçimiyle ilişkili. Haşmet’in düşünerek kendisini açıklamaya çalıştığı yerlerde cümleler dolanıyor. Korkunun bedeni ele geçirdiği anlarda ise dil parçalanıyor, çağrışımlar hızlanıyor. Duygu değiştikçe anlatımın ritmi de değişiyor.

Gölgeyi de tek bir açıklamaya kapatmak istemedim. Karakterlerin henüz söyleyemediği, kendilerinden uzak tutmaya çalıştığı şeylerle ilişki kurabiliyor. Felsefenin romandaki varlığı için de benzer düşünüyorum. Bir düşüncenin karakterin yaşayışında, kararlarında, yanılgılarında karşılığını arıyorum. Böylece düşünce, anlatının içinde sınanabiliyor.

Son olarak, okurluğunuz üzerinden bir soru da eklemek isterim. Sizi genç bir okur olarak etkileyen ve bugün hâlâ yazı serüveninizin bir yerlerinde dolaştığını düşündüğünüz yazarlar ya da kitaplar var mı?

Varoluşçuların belirgin bir yeri var. Genç bir okur olarak beni etkileyen, insanı kendisi hakkında kolayca rahatlatmamalarıydı. Yaşamın anlamını hazır bulamamak, seçim yapmak zorunda olmak, o seçimlerin sorumluluğunu taşımak… Bunlar okuduğunuz metnin içinde kalmıyor. Kitabı kapattığınızda kendi hayatınıza yöneliyor.

Bugün yazdıklarımla bağını da burada görüyorum. İnsan kendisine ne kadar açık olabilir? Kendisi hakkında anlattığı hikâyeye ne ölçüde güvenebilir? Koşulların etkisini kabul ederken kendi payını nasıl görebilir? Kenet’te de bu soruların izleri var. Karakterlerin geçmişlerini anlamaya çalışıyorum ama onları yalnızca geçmişlerinin sonucu olarak görmek istemiyorum. Verdikleri kararlar, kaçındıkları yüzleşmeler de kim olduklarına katılıyor.

Bu okumalardan kalan en güçlü etkinin belli cevaplardan çok, sorular karşısında durabilme hali olduğunu düşünüyorum. Belirsizliği hemen kapatmamak, insanın çelişkilerine biraz daha bakmak. Yazarken de beni canlı tutan bu.

Hem eserleriniz hem öğretici kimliğinizle edebiyata büyük katkınız için, yaptığımız söyleşiyle de Rafine Oda’ya desteğiniz için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Romanın ilişkilerine, boşluklarına, anlatıcının kendisiyle kurduğu güç ilişkisinin ayrıntılarına dikkat eden sorularla karşılaşmak değerli. Yazdığım metne okurun baktığı yerden yeniden bakabilmek de benim için ayrı bir deneyim. Bu konuşmaya alan açtığınız için size ve Rafine Oda’ya teşekkür ederim.

Söyleşi: Emre Kalcı

Bir Cevap Yazın

Popüler