Çağdaş edebiyatın dikkat çeken isimlerinden Ariane Koch, kendine özgü dili, türler arasındaki sınırları zorlayan yazarlığı ve gündelik olanın içinden büyük sorular çıkarabilme gücüyle son yılların en özgün yazarlarından biri. Edebiyat dünyasında önemli yankı uyandıran ve İsviçre Edebiyat Ödülü de dahil birçok ödülle taçlandırılan Misafir ise Koch’un özgün yazarlığının en çarpıcı örneklerinden biri.
Koch’un kendi ifadesiyle, yazmak onun için “dünyanın bir yankı odası”. Misafir de tam olarak böyle bir yankı yaratıyor: Küçük bir eve giren bir yabancının hikâyesinden yola çıkıyor, fakat yankısı evin duvarlarını aşarak insanın kendisine, topluma ve birlikte yaşama biçimlerimize kadar uzanıyor.
Ariane Koch ile Misafir üzerine gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; romanın ortaya çıkışından belirsizliğin anlatıdaki işlevine, ev ve sınır kavramlarından kimliğe, yabancılık ve göç tartışmalarından edebiyatın farklı biçimlerine uzanan geniş bir çerçevede konuştuk.
Keyifli okumalar.
Misafir, eve gelen ve kimliği tam olarak anlaşılamayan bir yabancıyla başlıyor. Yazmaya başladığınızda bu karakterde sizi büyüleyen neydi? Bu “misafir” fikri nasıl ortaya çıktı?
Başlangıçta beni büyüleyen, bilinmeyenin taşıyıcısı olarak işlev gören misafir figürünün felsefi anlamı ve her şeyden önce hareketsiz olanın içine hareket getirme gücüydü. Aslında hepimiz bunu biliriz: Bir misafirin varlığı, insanın kendi evini bütünüyle değiştirir. İnsan bir anda kendi evine başka gözlerle bakmaya başlar ve ev yeni bir yere dönüşür. Dolayısıyla her şey temelde felsefi bir gözlemle başladı; ancak zaman içinde misafir figürünün beraberinde ne kadar büyük bir sosyolojik, politik ve psikolojik potansiyel taşıdığını fark ettim.
Roman boyunca misafirin kimliği hakkında hiçbir zaman kesin bir bilgiye ulaşamıyoruz. Onun kimliğini açıklamak yerine belirsiz bırakmak, anlatı açısından size daha geniş olanaklar sundu mu?
Her şeyden önce, bir yazar olarak misafire akla gelebilecek her şeyi yansıtabilmek, o an üstlenmesi gereken işleve göre onu büyütüp küçültebilmek bana kesinlikle büyük bir keyif verdi. Ama elbette bunun içerik açısından da önemli bir karşılığı var: Ben-anlatıcı, misafiri sürekli olarak kendi çıkarları doğrultusunda tanımlıyor ve bunu bir güç aracına dönüştürüyor; aynı zamanda misafir, onun için her şeyin sorumlusu ilan edilebilecek potansiyel bir günah keçisi işlevi de görüyor. Toplumsal açıdan baktığımızda, sığınmacılar gibi siyasi misafirlerin de sıklıkla günah keçisi olarak suistimal edilmesi de bize hiç yabancı değil.
Misafir başlangıçta bir tehdit olarak algılanırken zamanla evin ve anlatıcının yaşamının doğal bir parçasına dönüşüyor. Sizce romanda asıl değişen misafir mi, yoksa ona bakan kişinin algısı mı?
Bu çok güzel bir soru! Muhtemelen her ikisi de doğru; birbirleriyle etkileşim içindeler. Bu da bizi bir kişinin ya da sözde “kimliğin” aslında nelerden oluştuğu sorusuna götürüyor. Kuşkusuz kimlik, kişinin yaşadığı karşılaşmalarla da şekilleniyor.

Ev, romanda güvenli ve özel bir alan olmaktan çıkıp sınırları sürekli ihlal edilen bir mekâna dönüşüyor. Bu romanı yazarken “ev” kavramıyla ilişkiniz nasıldı? Ev sizin için daha çok güvenliği mi, yoksa bir sınır fikrini mi temsil ediyor?
Bence ev diye güvenli bir yer yok. Belki de “ev”i güvenli bir yer olarak kabul etmeye fazlasıyla kolay alışmışız. Benim romanımda da ev, karşılıklı bir tehdit alanı. Ama onu, iki insanın karşılaştığı ve birbirlerine farklı biçimlerde yaklaştıkları, bir ölçüde kapalı bir mekân olarak düşündüğümüzde metaforik bir işlev de kazanabilir. Dolayısıyla sınırlar yalnızca evin çevresinden geçmez; evin içinden de geçer.
Birini kendi evinize kabul etmek yalnızca fiziksel bir alanı paylaşmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda kendi mahremiyetinizin sınırlarını da yeniden çizmeniz gerekiyor. Bu sınırların romanınız boyunca sürekli yer değiştirmesi sizin için ne ifade ediyor?
En basit haliyle söylemek gerekirse, birlikte yaşamanın bir meydan okuma olduğunu düşünüyorum. Bu yalnızca bir evin içinde değil, örneğin bir apartmanda ya da kentsel alanda birlikte yaşamak için de geçerli. Burada mesele yalnızca sürekli yeniden müzakere edilmesi gereken sınırlarla ilgili değil; işbirliği, uzlaşma, cömertlik ve benzeri şeylerle de ilgili. Bunların sürekli yeniden müzakere edilmesi, insanı ya da toplumu oluşturan ve aynı zamanda onu canlı tutan bir şey.
Anlatıcı ile misafir arasındaki ilişkiyi tanımlamak son derece güç: Korku, merak, bağımlılık, yakınlık ve hatta bir tür kabullenme aynı anda varlığını sürdürüyor. Bu ilişkinin giderek değişimini nasıl kurguladınız?
Bana göre metin boyunca özellikle bir bağımlılık ilişkisi ortaya çıkıyor ve bu ilişkinin zamanla tersine döndüğü görülüyor. Başlangıçta, görünüşte misafirin bağımlı olduğu kişi ev sahibi; ancak giderek bunun tam tersinin olduğu ortaya çıkıyor. Anlatıcının misafire, kendi hareketsizliğinin içine değişim getiren bu figür olarak aslında çok ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor. Genel olarak yakın karşılaşmaların aynı anda pek çok farklı yön barındırdığına ve bunların da sürekli değişebildiğine inanıyorum. Bu durum okurlar açısından çelişkili bir izlenim yaratabilir; ama aslında çoğu şey gerçekten çelişkilidir ve asla kesin ve tek bir anlama gelmez.
Romandaki “yabancı” kavramı yalnızca dışarıdan gelen birini ifade etmiyor, aynı zamanda insanın kendisine yabancılaşmasını da düşündürüyor. Misafir üzerinden, aslında kendi benliğimizle nasıl karşılaştığımızı mı anlatıyorsunuz?
Kesinlikle. Filozof Hans-Dieter Bahr’ın, benliğin nihayetinde kişinin kendi varlığında bir misafir olduğu yönünde bir tezi de var. Misafire zaten söz hakkı tanımayan başkahramanım ise nihayetinde en çok kendisiyle yüzleşiyor. Öte yandan bu soru bana, metin üzerinde çalışırken bir tür “misafirperverlik fanatiğine” dönüştüğümü ve her şeyde bir misafir ya da bir misafir fikri görmeye başladığımı hatırlatıyor. Bu da aslında gerçek misafire karşı giderek fanatikleşen başkahramanımla bir bakıma örtüşüyor.
Okur olarak tekrar tekrar şu soruyla baş başa kalıyoruz: “Burada aslında gerçekten ne oluyor?” Belirsizliğin okurda yarattığı huzursuzluk, sizin için en başından beri önemli bir unsur muydu?
Sanırım okurun duyduğu huzursuzluk, ben-anlatıcının huzursuzluğuyla birebir örtüşüyor. Belki de somut olarak o kadar çok şey yaşanmıyor fakat bu huzursuzluk ya bizzat anlatıcı tarafından çağrılıyor ya da misafir böyle bir huzursuzlukla karşılanıyor. Yazma sürecinde, metnin temel kurgusunun ne kadar yoğun bir metaforik anlam barındırdığını fark ettim. Yazarken hangi yöne doğru ilerlersem ilerleyeyim, hemen belirli toplumsal söylemler devreye giriyordu ki ben de zaten bu söylemlere değinmek istiyordum.
Misafirin ortaya çıkmasıyla yalnızca bireysel sınırlar değil, toplumdaki “biz” ve “onlar” ayrımı da görünür hale geliyor. Romanı yazarken göç, yabancılık ve Avrupa’daki “öteki” üzerine tartışmalar zihninizin arka planında ne ölçüde yer alıyordu?
Bunlar benim için çok önemli meselelerdi. Özellikle metin üzerinde çalışırken, 2015’te yaşanan sözde mülteci krizinin ve bunun ardından ortaya çıkan mülteci karşıtı atmosferin etkisi altındaydım. Bir bölge üzerinde hak iddia etmenin felsefi ve ahlaki açıdan ne ölçüde meşru olabileceği; yani bir alanın mülk edinilip edinilemeyeceği ya da edinilmesi gerekip gerekmediği ve göç eden bir insanın bir yere girişinin ne derece engellenebileceği soruları zihnimi uzun süre meşgul etti. Bunlar elbette çok temel ve idealist sorular ancak günümüzdeki güncel tartışmalarda eksikliğini hissettiğim ve bunun yerine son derece doğal birer varsayımmış gibi kabul edilip geçilen sorular da tam olarak bunlar. Bunun yanı sıra, son yıllarda Avrupa metropollerinde giderek daha da ağırlaşan konut sorunu, artan kira fiyatları ve benzeri meseleler etrafındaki tartışmalar da ilgimi çekiyordu.

Tiyatro, radyo oyunu ve düzyazı alanlarında çok sayıda eseriniz ve aldığınız çeşitli ödüller de var. Yazarken kendinizi hangi türde daha yaratıcı hissediyorsunuz?
Sanırım her türde aşağı yukarı aynı ölçüde yaratıcı hissediyorum. Yalnızca, edebî metinlerin genel anlamda nasıl karşılandığının ve nasıl araştırıldığının büyük ölçüde romanlarla sınırlı kalmasını zaman zaman üzücü buluyorum. Oysa edebi üretimin gerçekleştiği -ya da gerçekleşmesi gereken- çok daha fazla ara alan var. Öte yandan, tiyatro oyunları gibi bazı metin türlerinin daha kısa ömürlü olmasını bazen bir avantaj olarak görüyorum. Bu türler aracılığıyla bir şeye daha hızlı tepki vermek mümkün; buna karşılık sonsuza kadar geçerli olmaları da gerekmiyor.
Yalnızlık yazarlığınızda nasıl bir rol oynuyor? Yazmak sizin için dünyadan uzaklaşmak anlamına mı geliyor, yoksa dünyaya daha dikkatli bakmanın bir yolu mu?
Yazmak benim için düşünmek ve kendimle vakit geçirmek demek. Yazarken kendimi şaşırtabilmeli ve kendimi metne kaptırabilmeliyim, aksi takdirde ilgimi kaybediyorum. Dolayısıyla yazmak benim için daha çok dünyanın bir yankı odasıdır; içinde zaman zaman kaybolmaktan keyif alsam da, en az onun kadar büyük bir keyifle yeniden yüzeye çıkıp kendimi hayattaki diğer her şeye adamayı da seviyorum.
Çağdaş edebiyatta özellikle hangi yazarlar ya da kitaplar sizi heyecanlandırıyor?
Olga Ravn, Dorothee Elmiger, Kate Zambreno.
Bir yazarın “başarılı” olması sizin için ne anlama geliyor? Mesele daha geniş bir okur kitlesine ulaşmak mı, iyi bir kitap yazmak mı, yoksa yazarken kendinizi şaşırtabilmek mi?
Hiçbir fikrim yok :)! Siz söyleyin :)! Ama ciddi konuşacak olursam, benim kendi memnuniyetimle edebiyat piyasasının memnuniyetini birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Piyasa açısından mesele geniş bir okur kitlesine ulaşmak, erişim ve satış rakamları. Benim içinse öncelikle (kendim için) yeni bir şey keşfetmek ve daha sonra bunu okumak isteyen, benzer düşünen birkaç okur bulmak önemli.
Söyleşi: Emre Kalcı
Fotoğraflar: Pati Grabowicz
Ariane Koch / Schreiben – ein Echoraum der Welt
Ariane Koch gehört zu den bemerkenswerten Stimmen der zeitgenössischen Literatur. Mit ihrer eigenständigen Sprache, ihrem Schreiben, das die Grenzen zwischen den literarischen Gattungen auslotet, und ihrer Fähigkeit, aus dem Alltäglichen große Fragen hervorgehen zu lassen, zählt sie zu den eigenwilligsten Autorinnen der letzten Jahre. Die Aufdrängung, der international viel Beachtung gefunden und mit mehreren Preisen, darunter dem Schweizer Literaturpreis, ausgezeichnet wurde, ist eines der eindrucksvollsten Beispiele für Kochs eigenständiges literarisches Schaffen.
Wie Koch selbst sagt, ist das Schreiben für sie „ein Echoraum der Welt“. Auch Die Aufdrängung erzeugt genau einen solchen Widerhall: Die Geschichte nimmt ihren Ausgang bei einem Fremden, der in ein kleines Haus kommt, doch ihr Echo reicht weit über die Wände dieses Hauses hinaus und führt zu Fragen nach dem eigenen Ich, der Gesellschaft und unseren Formen des Zusammenlebens.
In unserem Gespräch mit Ariane Koch über Die Aufdrängung sprechen wir über die Entstehung des Romans und die Funktion der Ungewissheit in seiner Erzählweise, über die Begriffe von Haus und Grenze, über Identität, Fremdsein und Migration sowie über unterschiedliche Formen literarischen Schaffens.
Viel Freude bei der Lektüre!
Gast beginnt mit einem Fremden, der ins Haus kommt und dessen Identität nicht eindeutig zu erkennen ist. Was hat Sie zu Beginn des Schreibens an dieser Figur fasziniert? Wie ist die Idee dieses „Gastes“ entstanden?
Am Anfang stand ein großes Faszinosum an der philosophischen Figur des Gastes, der als Träger für das Unbekannte fungiert, und vor allem die Kraft besitzt, Bewegung ins Unbewegliche zu bringen. Das kennen wir ja alle: Die Anwesenheit eines Gastes verändert das eigene Zuhause komplett. Man sieht es plötzlich selbst mit anderen Augen und es wird zu einem neuen Ort. Im Grunde hat es also mit einer philosophischen Beobachtung angefangen, und erst nach und nach habe ich bemerkt, wie viel soziologisches, politisches, psychologisches Potential die Figur des Gastes zusätzlich hat.
Im Laufe des Romans erhalten wir keine eindeutige Auskunft über die Identität des Gastes. Eröffnete es Ihnen erzählerisch größere Möglichkeiten, seine Identität nicht zu erklären, sondern im Ungewissen zu lassen?
Es hat mir auf jeden Fall Vergnügen bereitet, dass ich als Autorin alles Mögliche auf den Gast projizieren konnte; ihn wachsen und schrumpfen lassen, je nach Funktion, die er gerade haben muss. Gleichzeitig ist das natürlich auch inhaltlich relevant: Die Ich-Erzählerin definiert den Gast ständig zu ihren Gunsten und missbraucht dies als Machtinstrument, außerdem ist er ihr auch eine Art potentieller Sündenbock für alles. Und gesellschaftlich gesprochen ist es uns ja auch bekannt, dass politische Gäste, wie zum Beispiel Asylsuchende, ebenfalls oft als Sündenböcke missbraucht werden.
Während der Gast zunächst als eine Bedrohung wahrgenommen wird, wird er mit der Zeit zu einem selbstverständlichen Teil des Hauses und des Lebens der Erzählerin. Was verändert sich Ihrer Meinung nach im Roman eigentlich: der Gast selbst oder die Wahrnehmung der Person, die ihn betrachtet?
Das ist eine schöne Frage! Wahrscheinlich stimmt beides – im Wechselspiel. Das führt auch zur Frage, aus was eine Person oder eine so genannte Identität überhaupt besteht? Sicherlich auch aus den Begegnungen, die sie eingeht und somit mit-formen.
Das Haus verliert im Roman seine Funktion als sicherer und privater Ort und wird zu einem Raum, dessen Grenzen immer wieder verletzt werden. Wie war Ihr eigenes Verhältnis zum Begriff des „Hauses“, als Sie diesen Roman geschrieben haben? Repräsentiert das Haus für Sie eher Sicherheit oder vielmehr die Idee einer Grenze?
Ich denke, das Haus gibt es nicht als sicheren Ort. Vielleicht gehen wir viel zu leichthin vom „Haus“ als einem sicheren Ort aus. Auch in meinem Roman ist es Schauplatz einer gegenseitigen Bedrohung. Es kann aber auch metaphorisch funktionieren, indem man es vor allem als einigermaßen geschlossenen Ort denkt, an dem sich zwei begegnen und auf verschiedene Weise näherkommen. Die Grenzen verlaufen also nicht nur um das Haus herum, sondern auch durch es hindurch.
Jemanden in das eigene Zuhause aufzunehmen bedeutet nicht nur, einen physischen Raum zu teilen; man muss auch die Grenzen der eigenen Privatsphäre neu ziehen. Was bedeutet es für Sie, dass diese Grenzen in Ihrem Roman ständig verschoben werden?
Sehr einfach gesprochen glaube ich, dass Zusammenwohnen eine Herausforderung ist. Nicht nur innerhalb einer Wohnung, sondern zum Beispiel auch in einem Mehrfamilienhaus oder im städtischen Raum. Da geht es nicht nur um Grenzen, die ständig neu ausgehandelt werden müssen, sondern auch um Kooperationen, Kompromisse, Großzügigkeit, und so weiter. Die ständige Aushandlung davon macht uns Menschen oder die Gesellschaft ja auch aus – und lebendig.
Es ist ausgesprochen schwierig, die Beziehung zwischen der Erzählerin und dem Gast zu definieren: Angst, Neugier, Abhängigkeit, Nähe und sogar eine Art von Akzeptanz sind gleichzeitig vorhanden. Wie haben Sie die allmähliche Veränderung dieser Beziehung gestaltet?
Für mich offenbart sich vor allem eine Abhängigkeit, die sich über den Text hinweg umzukehren scheint. Erst ist es scheinbar die Gastgeberin, von der der Gast abhängig ist, zunehmend offenbart sich aber das Gegenteil. Sie scheint den Gast dringend zu brauchen, nämlich als eben diese Figur, die Veränderung in ihre Unbeweglichkeit bringt. Generell glaube ich, dass nähere Begegnungen viele Facetten gleichzeitig in sich bergen, die sich auch ständig wieder verändern. Auf Leser:innen macht das vielleicht einen widersprüchlichen Eindruck, aber die meisten Dinge sind ja tatsächlich widersprüchlich und ganz und gar nicht eindeutig!
Der Begriff des „Fremden“ verweist im Roman nicht nur auf jemanden, der von außen kommt, sondern lässt auch an die Entfremdung des Menschen von sich selbst denken. Erzählen Sie durch den Gast letztlich davon, wie wir unserem eigenen Ich begegnen?
Absolut. Es gibt auch vom Philosophen Hans-Dieter Bahr die These, dass das Ich letztendlich zu Gast bei der eigenen Person ist. Und meine Protagonistin, die den Gast ja gar nicht zu Wort kommen lässt, ist letztendlich vor allem mit sich selbst konfrontiert. Die Frage lässt mich aber auch daran denken, dass ich selbst während der Arbeit am Text zu einer Art Gastlichkeitsfanatikerin geworden bin, die in allen Dingen einen Gast (oder die Idee eines Gastes) gesehen hat. Und das passt ja auch ein bisschen zur Protagonistin, die mit dem tatsächlichen Gast ziemlich fanatisch wird.
Als Leserinnen und Leser bleiben wir immer wieder mit der Frage zurück: „Was geschieht hier eigentlich wirklich?“ War das Unbehagen, das die Ungewissheit beim Leser hervorruft, für Sie von Anfang an ein wichtiger Aspekt?
Ich glaube, das Unbehagen der Leser:innenschaft fällt zusammen mit dem Unbehagen der Ich-Erzählerin. Vielleicht passiert gar nicht so viel Tatsächliches, aber das Unbehagen wird von ihr heraufbeschworen, oder es wird dem Gast mit einem solchen begegnet. Und ich habe während des Schreibens bemerkt, wie viel Metaphorik in der Grundanlage steckt, und je nachdem in welche Richtung ich schreibend gehe, werden sofort bestimmte gesellschaftlichen Diskurse angesprochen – und die wollte ich ja auch ansprechen.
Mit dem Auftauchen des Gastes werden nicht nur individuelle Grenzen sichtbar, sondern auch die gesellschaftliche Unterscheidung zwischen „wir“ und „sie“. In welchem Maße waren Themen wie Migration, Fremdsein und die Debatten über den „Anderen“ in Europa für Sie beim Schreiben des Romans im Hintergrund präsent?
Das waren für mich sehr wichtige Themen, zumal ich bei der Arbeit des Textes sehr unter dem Eindruck der so genannten Flüchtlingskrise von 2015 und der darauffolgenden Nicht-Willkommenskultur stand. Mich treiben nachhaltig die Fragen um, inwiefern es (philosophisch und moralisch) zulässig sein kann, Territorium für sich zu beanspruchen, also ob Raum überhaupt besitzbar ist und sein sollte, und inwiefern einer migrierenden Person den Eintritt irgendwohin überhaupt verweigert werden kann. Das sind natürlich sehr grundlegende, idealistische Fragen, aber es sind diese, die ich in den aktuellen Debatten vermisse – und von denen stattdessen in Selbstverständlichkeit ausgegangen wird. Zudem haben mich auch die Debatten rund um Wohnraum, steigende Mietpreise, etc. interessiert, die sich in den letzten Jahren in den europäischen Metropolen sehr verschärft haben.
Sie haben zahlreiche Werke in den Bereichen Theater, Hörspiel und Prosa geschrieben und dafür auch mehrere Auszeichnungen erhalten. Bei welcher Art von Text fühlen Sie sich beim Schreiben am kreativsten?
Ich glaube, ich fühle mich überall ähnlich kreativ. Ich finde es nur manchmal schade, dass sich die Rezeption und Forschung von/an literarischen Texten (allgemein gesprochen) sehr auf die Romane beschränkt, dabei gibt es so viel mehr (Zwischen-)Orte, an denen literarisches Schaffen stattfindet (oder stattfinden sollte). Manchmal erscheint es mir aber auch als Vorteil, dass gewisse Textsorten, wie beispielsweise Theaterstücke, kurzlebiger sind. Es lässt sich mittels ihnen schneller auf etwas reagieren, dafür müssen sie aber auch nicht für immer gelten.
Welche Rolle spielt das Alleinsein in Ihrem Schreiben? Bedeutet Schreiben für Sie, sich von der Welt zurückzuziehen, oder ist es vielmehr eine Möglichkeit, die Welt aufmerksamer zu betrachten?
Schreiben ist für mich Denken und Selbstunterhaltung. Ich muss mich während des Schreibens selbst überraschen und fesseln können, sonst verliere ich das Interesse. Es ist also für mich mehr ein Echoraum der Welt, in dem ich zwar manchmal gerne verschwinde, aber mindestens so gerne wieder daraus auftauche und mich allem anderen widme.
Welche Autorinnen, Autoren oder Bücher der zeitgenössischen Literatur begeistern Sie besonders?
Olga Ravn, Dorothee Elmiger, Kate Zambreno
Was bedeutet es für Sie, wenn ein Autor oder eine Autorin „erfolgreich“ ist? Geht es eher darum, ein größeres Publikum zu erreichen, ein gutes Buch zu schreiben oder sich selbst beim Schreiben überraschen zu können?
Ich habe keine Ahnung :)! Sagen Sie es mir :)! Aber ernsthaft gesprochen, würde ich sagen, dass zu unterscheiden ist zwischen meiner Zufriedenheit und der Zufriedenheit eines Literaturmarktes. Für den Markt geht es um grosses Publikum, Reichweite, Verkäufe. Mir geht es in erster Linie darum, etwas (für mich) Neues herauszufinden – und später ein paar Ähnlichgesinnte zu finden, die es lesen möchten.
Interview: Emre Kalcı
Fotocredit: Pati Grabowicz





Bir Cevap Yazın